İran ve Rojhilat’ta Ocak ayında başlayan rejim karşıtı protesto eylemlerinin ardından 8 Ocak’ta ülke genelinde geniş çaplı internet kesintisi uygulandı. Ardından ABD ve İsrail’in Şubat ayının sonlarında İran’a yönelik başlattığı savaşla birlikte ülkedeki baskı ve sansür giderek arttı. Birçok kişi aylarca internete bağlanamadı ve kendilerinden haber alınamadı. Eylemlerin başladığı ilk günlerde tuttuğu notları daha önce Mezopotamya Ajansı’na (MA) ileten sosyolog Virdar Sêymere, 28 Şubat’ta başlayan savaştan 105 gün sonra tekrar internete bağlanabildi ve MA’ya yeni bir mektup ulaştırdı.
Sêymere mektubunda, savaşın başladığı sabahı, o gün yaşadıklarını ve bedeninde, hafızasında kentle kurduğu ilişkide bıraktığı izleri anlattı. Sosyolog hala İran’da yaşadığı için kendi istemiyle ismi Virdar Sêymere olarak değiştirildi. Virdar Lorca “Birinin anısını unutturmamaya çalışan kişi” anlamına gelirken, Sêymere ise Zagros’ta bulunan bir nehrin adı.
Virdar Sêymere’nin mektubu şöyle:
“Merhaba…
Bu mektuba nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum… Saat sabah dokuz buçuktu… Gökyüzünden bir ses geldi ve şehrin içini aydınlattı. Ben evdeydim… O eski binanın üçüncü katında… Her zaman sokağı anılarla dolduran o büyük pencerelerin yanında. İnkılap Meydanı’na birkaç dakikadan fazla mesafemiz yok, oradan da Pastör’e… Sen zaten biliyorsun… Gökyüzünden gelen o parlak ses… Önce beni biraz hayale sürükledi… Yanlış duyduğumu düşündüm. Ama sonra camlar titredi… Sadece camlar değil… Benim bedenim de… İstemsiz bir titreme… Sanki içimde bir şey dengeden çıkmış gibiydi. Pencereye doğru gittim… Açtığımda havanın kendine özgü tuhaf bir kokusu yoktu… Ama pencerelerdeki insanların konuşmaları da normal değildi. Komşulardan birinin penceresinden bir ses yükseldi: ‘Şehrin merkezini vurmuşlar…’ Doğrusu o an bu cümlenin ne anlama geldiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ne demekti şehir? Merkez? Vurmuşlar… Kelimeler apaçıktı. O kadar pencerenin arasında ne kadar da berrak kelimelerdi onlar…
KORKUM GERÇEK OLUYORDU
Güneydeki pencereye döndüm. Şimdi kelimelerin anlamı yavaş yavaş yerine oturuyordu. Dumanın ve tozun içinden… Sanki İnkılap Meydanı yıllardır içinde biriktirdiği bütün dumanı ve tozu kusmuş gibiydi. Ben hep şehrin kendini İnkılap ile Cumhuriyet arasında topladığını düşünürdüm. Bu sakinliği ve karmaşayı sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum… Bu karmaşanın içinde zihnim sanki mesafeleri… Sokakları… Otobüs duraklarını hesaplıyordu. Hesaplarım ne kadar netleşiyorsa, korkum da o kadar gerçek oluyordu.
Neden fotoğraf çekiyordum bilmiyorum… Sanki içimin derinlerinde hâlâ bunun sadece bir sahne olduğunu düşünen bir yan vardı. Hayatın bu sahnenin dışında hâlâ akmaya devam ettiğine inanıyordu sanki. Sonra kendime geldim… Bedenime… Hâlâ çıplak olan ayaklarıma… Giyinmem gerektiğini fark ettim. Belki de kıyafet giyerek dünyamı yeniden normal göstermeye çalışıyordum. İnanır mısın? Gittim ve giyindim. Bizim o göçebe utancımız, kriz anında bile kendini göstermeden duramıyor.
Sokağın karşı tarafında, tam karşımda, insanlar pencerelerden dışarı sarkıyordu. Başlar ve gözler sesin kaynağını arıyordu… Ya da ben öyle sanıyordum. Eşimi aradım… Hatlar da sanki sesi taşımakta zorlanıyordu. Telefon kabloları kendine geldiğinde eşim ‘Alo… alo…’ dedi. ‘Pastör’ü vurmuşlar,’ dedim… Ya da söylediğimi sandım. Sonra içimde adını bilmediğim tuhaf bir şey oldu. Kendimin öyle bir parçasıyla karşılaştım ki, daha önce onu yaşayıp yaşamadığımdan emin değilim.
SOKAK BİTMEK BİLMİYORDU
İnanır mısın… İçimdeki bir parça o noktanın yok olmasını istiyordu. İnanabiliyor musun? Nedenini bilmiyorum. Ve basit açıklamalarla bunu hafifletmek de istemiyorum. Eşim patlamanın sarsıntısını hissetmişti. Deprem olduğunu sanmıştı. Birkaç dakika sonra, ‘Git çocukları al’ dedi. Evle okul arasında sadece birkaç dakika vardı. Ama o gün sokak bitmek bilmiyordu. Koşuyordum… Ya da koşmaya benzer bir şey… Şehir her zamanki gibi değildi. İnsanlar… Sesler… Korna sesleri… Hatta çığlıklar bile başka bir şekle bürünmüştü.
Motordaki biri bağırdı: ‘Helal olsun amca… Seni bekliyorduk!’ Ve ben o anda korkuyla sevinçle ve anlam verememek arasında gidip geliyordum. Sanki ne yaşadığımı bilmiyordum. Sonra çocukların sesleri… Okula varmadan önce ağlamaları duydum. Açıklamaya ihtiyaç duymayan çığlıkları… Ve sonra şunu keşfettim: Olay ile beden arasında hiçbir mesafe yoktur. Her şey doğrudan sese dönüşür.
BAZI ŞEYLER ESKİSİ GİBİ DEĞİL
Şimdi sana bu mektubu yazarken hâlâ bu günü zihnimde nasıl taşıyacağımı bilmiyorum. Biliyorum ki şehirde ve belki de bende bazı şeyler artık eskisi gibi değil. Şimdi o sabahı düşündüğümde, dumanlardan ve tozlardan çok sesleri hatırlıyorum. Sanki görüntüler zamanın içinde kayboluyor ama ses kaybolmuyor. Ses, dünyanın ruhunda bir yerde kalıyor.
Onu kimin duyacağını ise bilmiyorum.”
– Mektupta geçen “İnkılap” (Enqelab/ Devrim) ve “Cumhuriyet” (Jomhuri) sözcükleri hem Tahran’ın merkezindeki iki ana caddeye hem de sözcüklerin taşıdığı siyasal ve tarihsel anlamlara gönderme yapmaktadır. Enqelab (Devrim/ İnkılap) Caddesi ile Jomhuri (Cumhuriyet) Caddesi birbirine paralel uzanan iki önemli kent aksıdır. Her ikisi de Kargar Caddesi’ni keser. Enqelab Caddesi batıya doğru Enqelab Meydanı’na ulaşır; bu meydandan sonra cadde Azadî (Özgürlük) Caddesi adıyla devam eder ve kentin simgesel noktalarından biri olan Azadî Meydanı’na kadar uzanır.
– Mektupta adı geçen Pastör (Pasteur) semti ise, İran’daki devlet kurumlarının ve yönetim merkezlerinin bulunduğu bölgedir ve bu iki caddeye oldukça yakın bir konumdadır. Bu nedenle metindeki “İnkılap”, “Cumhuriyet” ve “Pastör” referansları yalnızca mekânsal bir güzergâhı değil, aynı zamanda İran’ın siyasal hafızası içinde devrim, cumhuriyet ve iktidar arasındaki sembolik ilişkiyi de çağrıştırmaktadır.
Berivan Kutlu / MA


















