Toplumun çok ciddi bölüm açlık sınırının altında maaşla yüksek enflasyon, pahalılık, adaletsiz ve eşit olmayan koşullar altında yaşam mücadelesi veriyor. Yaşanan yoksulluk ve demokratik bir ortam olmaması toplumda psikolojik sorunlara da neden oluyor. Yaklaşık 86 milyon nüfusa sahip olan ülkede uzman verilerine göre, 70 milyona yakın antidepresan reçete yazılmış durumda. Resmi verilere göre, 2024 yılı itibariyle 65 milyon kutu ilaç satıldı.
Gerek bireysel gerekse de toplumsal anlamda sağlık sorunu özellikle psikolojik yönüyle çok ciddi boyutlara ulaştı. Şiddet, kavga, cinayet gibi yansımaları da buna paralel biçimde artıyor.
Psikolog Hülya Tulgar, Türkiye’de artan antidepresan kullanımına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Psikolog Hülya Tulgar, kayıt dışı satışlarla birlikte bu rakamın çok daha yüksek olduğuna dikkat çekerek, nüfusun büyük bir kısmının antidepresan kullandığını söylemenin abartı olmayacağını kaydetti. Bu rakamın, artık bireysel bir ruh sağlığı sorunuyla değil, toplumsal ölçekte yaşanan bir mutsuzlukla karşı karşıya kalındığının altını çizen Hülya Tulgar, buna literatürde “toplumun medikalizasyonu” dendiğini belirtti.
‘TOPLUMSAL ÖLÇEKTEKİ PSİKOLOJİK YÜK OLDUKÇA YAYGIN’
Yaşamın kendisinden kaynaklanan sıkıntılar, sistemin yapısal sorunlarından beslenen çaresizlik, bir hastalık kategorisine sokularak bireysel bir tedavi meselesine indirgendiğine vurgu yapan Hülya Tulgar, “Öncelikle şunu belirtmek gerekir; antidepresanlar yalnızca depresyon tedavisinde değil, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, kronik ağrı ve daha pek çok klinik tabloda da kullanılıyor. Dolayısıyla reçete sayısının yüksekliğini tek bir tanıya bağlamak doğru olmaz. Bu çeşitlilik toplumsal ölçekteki psikolojik yükün ne denli yaygın olduğunu daha da belirgin kılar” dedi.
‘İNSANLAR MUTSUZ’
Klinik açıdan bakıldığında, antidepresan tedavisinin doğru tanı ve uygun vakalarda etkin bir müdahale aracı olduğunu ifade eden Hülya Tulgar, ancak ilacın tek başına hiçbir zaman yeterli olmadığını dile getirdi. Kanıta dayalı klinik verilerin de bunu desteklediğini belirten Hülya Tulgar, etkili tedavinin ilaçla birlikte psikoterapi, sosyal destek ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini kapsayan bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğinin altını çizdi. “Bunun da ötesinde, kişiyi o noktaya getiren koşullar, yoksulluk, güvencesizlik, şiddet, sosyal izolasyon gibi, ele alınmadan yalnızca semptom yönetimi yapmak, ateşi düşürüp enfeksiyonu tedavi etmemek gibidir” diyen Hülya Tulgar, bu rakamların asıl sorduğu sorunun, “bu kadar insan neden bu kadar mutsuz, bu kadar bunalmış hissediyor?” olduğunu aktardı.
‘ŞİDDETİN ORTAK ZEMİNİ GÜÇ EŞİTSİZLİĞİ’
Şiddet dendiğinde çoğunlukla fiziksel şiddetin akla geldiğini ifade eden Hülya Tulgar, şunları söyledi: “Ama şiddet çok daha geniş bir kavram. Bir kadının evden çıkamaması, ekonomik olarak erkeğe bağımlı kılınması, ‘iyi anne’ normlarıyla yargılanması da şiddettir. Bir çocuğun güvensiz bir ortamda büyümesi, öngörülemez politikaların gölgesinde geleceğini görememesi de şiddettir. Bir emekçinin işini kaybetme korkusuyla susturulması, emeğinin karşılığını alamaması da şiddettir. Bu şiddet biçimlerinin hepsi birbirinden bağımsız değil. Hepsinin ortak bir zemini var. Güç eşitsizliği. Ve bu eşitsizlik hem bireysel psikolojide hem de toplumsal psikolojide derin izler bırakıyor. Kronik stres, çaresizlik hissi, öfke, utanç, umutsuzluk bunların hepsini besleyen şey aslında bu eşitsiz güç ilişkileri. Psikoloji bilimine göre en yıkıcı travma türlerinden biri ‘ilişkisel travma’ yani güvende hissetmen gereken bir ilişkide zarar görmek. Kadın için partner, çocuk için ebeveyn ya da sistem, emekçi için işveren. Bu ilişkiler koruyucu olması gerekirken yıkıcıya döndüğünde yarattığı hasar çok derin oluyor. Bu nedenle şiddet sadece bireysel bir suç ya da ahlaki bir sapma olarak görülmesi yetersiz. Şiddet, eşitsizliğin en görünür semptomudur ve tedavi etmek için de kaynağa inilmesi gerekir.”
‘ÇOCUKLAR GERGİNLİK VE TEDİRGİNLİK İÇİNDE BÜYÜYOR’
Toplumsal psikolojinin geldiği noktada şiddetin yansımalarının önemli bir yönü de çocuklara yönelik olduğunun altını çizen Hülya Tulgar, çocukların etkisini altında olduğu ve maruz kaldığı şiddete ilişkin şunları belirtti: “Eğitim sistemini ele alırken önce şunu sormak gerekiyor: Okul bir çocuk için ne olmalı? Güvenli bir alan, kendini ifade edebildiği, desteklendiği bir yer. Ama bugün pek çok çocuk için okul tam tersine kronik bir stres kaynağına dönüşmüş durumda. Sürekli sınav, rekabet, başarısızlık korkusu bunlar çocuğun duygusal gelişimine fayda değil, tam tersine zarar veriyor. Bunu bir de içinde büyüdüğü fiziksel ve sosyal çevreyle birlikte düşünmek gerekiyor. Oyun alanı olmayan, kamusal alanların daraldığı, sıkışık kentsel koşullarda büyüyen bir çocuk hareket edemez, sosyal temas kuramaz. Bu temel ihtiyaçlar karşılanmadığında çocuk ne evde ne dışarıda kendini güvende hissedebilir. Sürekli bir gerginlik ve tedirginlik içinde büyür. Ekonomik sıkıntı içindeki bir ailede ebeveynler tükenmiş, öfkeli ve kaygılı olur. Çocuk bunu doğrudan hisseder. Güvensiz bir ortamda büyüyen çocuk için dünya öngörülemeyen, tehlikeli bir yer haline gelir. Bu da ilerleyen yaşlarda hem şiddete hem de bağımlılığa zemin hazırlar. Şunu net söylemek istiyorum: Okullarda yaşanan şiddet olaylarını birkaç ‘sorunlu çocuğun’ meselesi olarak görmek meselenin üzerini örter. Bu çocuklar sistemin ürettiği koşulların içinde büyüdü. Aslında soru şu; onlara gerçek anlamda güvenli, destekleyici ve adil bir ortam sunduk mu?”
‘BU RUH HALİ SÜRERSE TABLO AĞIRLAŞIR’
“Toplumların bu tür krizleri dönüşümün eşiği olarak da yaşayabilir” diyen Hülya Tulgar, “Tarihte pek çok örnek var; toplumsal acı, bir noktada dayanışmayı, kolektif bilinci ve değişim talebini de besler. Ama bunun için sorunun kaynağını doğru görmek, bireysel çözümler aramaktan vazgeçip yapısal dönüşümü talep etmek gerekiyor. Bu ruh hali devam ederse tablo ağırlaşır. Ama insanlar bir araya geldiğinde, ortak bir dil kurduğunda ve mücadele ettiğinde değişim mümkün” ifadelerini kullandı.
‘RUH SAĞLIĞI HİZMETİ TEMEL HAK OLMALI’
Toplumsal psikolojinin bu mutsuz ve güvensiz ruh halinden kurtulup, sağlıklı bir forma kavuşması için ilk sorumluluğun devlete ait olduğunu kaydeden Hülya Tulgar, “Ruh sağlığı hizmetleri bu ülkede hâlâ lüks gibi görülüyor. Psikolog ve psikiyatrist sayısı yetersiz, kamuda erişim kısıtlı, tedavi masraflı. Oysa ruh sağlığına erişim bir ayrıcalık değil, temel bir hak olmalı. Bunun yanında güvenceli çalışma koşulları, adil ücret, barınma hakkı, eğitimde fırsat eşitliği, bunların hepsi aslında ruh sağlığı politikasıdır. Çünkü insanı mutsuz eden koşulları üretmeye devam ederek tedavi hizmeti sunmak çok çözümcül görünmüyor” dedi.
‘ÇÖZÜM, EŞİTLİKÇİ EKONOMİ VE ÖZGÜRLÜKÇÜ TOPLUM’
Bu psikolojinin sadece bireysel çabayla aşılamayacağına işaret eden Hülya Tulgar, “daha pozitif düşün”, “meditasyon yap”, “uzmana git” gibi tavsiyeler insanın o anki yüküne dokunabilirken, toplumsal bir çözüm olamayacağını ifade etti. Ekonomik belirsizlik, iş güvencesizliği, artan hayat pahalılığı, özgürlüklerin kısıtlanması, geleceğe dair umudun zayıflamasının mutsuzluğun nedenleri olduğuna dikkat çeken Hülya Tulgar, “Bunlar psikolojik semptomlar değil, psikolojik semptomların kaynağının ta kendisi. Dolayısıyla aşılması da ancak iki yolla ele alınabilir. Birincisi bireysel ve klinik destek, psikoterapi, toplum ruh sağlığı hizmetlerine erişimin genişletilmesi, damgalamanın azaltılması. İkincisi ve daha temeli ise yapısal değişim, güvenceli çalışma koşulları, eşitlikçi ekonomi politikaları, katılımcı ve özgürlükçü bir toplumsal ortam. Kısacası insanlar umut edebildiğinde, geleceğini görebildiğinde ve kendini güvende hissettiğinde iyileşir. Bu bir psikoloji meselesi olduğu kadar, bir siyaset ve adalet meselesidir” ifadelerini kullandı.
KOLLEKTİF MÜCADELENİN ÖNEMİ
İkinci katmanın toplumun ve sivil alanın sorumluluğu olduğunu dile getiren Hülya Tulgar, “Dayanışma ağları, kolektif mücadele, mahalle ölçeğinde birbirine tutunmak, bunların psikolojik koruyuculuk işlevi klinik olarak da kanıtlanmış. Yalnız olmadığını hissetmek, görülmek, bir topluluğa ait olmak insanı ayakta tutan en temel şeylerden biri. Üçüncü katman ise bireyin kendisi ama burada dikkatli olmak gerekiyor. Bireye ‘kendini iyileştir’ demek değil, bireyin kendi deneyimini anlamlandırmasına, destek aramasına ve kolektif mücadeleye katılmasına alan açmak. Çünkü kişisel olan politiktir, kendi mutsuzluğunun kaynağını görebilmek de bir başlangıç noktasıdır” diye konuştu.
MA / İbrahim Açıkyer

















