CHP’de “mutlak butlan” kararına yönelik toplumdaki tepki sürüyor. Kararı değerlendiren İGD kurucularından ve yöneticilerinden, “Demokrasi İçin Birlik Dayanışma” sitesi baş editörü Mehmet Taş, CHP’ye yönelen darbenin Türkiye kapitalizminin yaşadığı derin kriz ortamından bağımsız olmadığını belirtti.
“CHP’deki krize rağmen meydanlar asla susmamalı” başlıklı bir yazı kaleme alan Mehmet Taş’ın yazısı şu şekilde:
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin, Özgür Özel’in genel başkan seçildiği 2023 CHP Kurultayı’nı iptal ederek Kemal
Kılıçdaroğlu’nun yeniden göreve dönmesine karar vermesi, Türkiye’de otoriterleşme sürecinin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Bu karar yalnızca bir parti içi tartışma ya da hukuki prosedür meselesi değildir. Aynı zamanda halk iradesine, demokratik siyasete ve muhalefetin toplumsal meşruiyetine yönelik kapsamlı bir müdahaledir.
Türkiye uzun süredir yalnızca ekonomik değil, siyasal ve kurumsal bir yönetememe krizi yaşıyor. İktidar bloku, toplumsal rızayı giderek daha fazla zor aygıtlarıyla ikame etmeye çalışıyor. Yeni anayasa tartışmaları, yargı müdahaleleri, muhalefet üzerindeki baskılar ve belediyelere yönelik operasyonlar bu sürecin parçalarıdır. Amaç yalnızca seçim kazanmak değil; denetlenemeyen toplumsal dinamikleri kontrol altına alacak yeni bir rejim mimarisi kurmaktır.
Tam da böyle bir dönemde, geniş toplumsal muhalefeti harekete geçirebilen bir CHP yönetiminin yargı yoluyla tasfiye edilmeye çalışılması tesadüf değildir. Çünkü mesele yalnızca “kurultayda usulsüzlük” iddiası değildir. “Mutlak butlan”, “şaibeli kurultay” ya da “yolsuzluk” söylemleri üzerinden yürütülen kampanya, aslında parti içindeki değişim talebini gayrimeşru göstermeyi hedefledi.
Böylece Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönüşü, siyasal geriye dönüş değil; sözde “meşruiyetin yeniden tesisi” olarak sunuldu.
Oysa burada yaşanan şey, muhalefetin iç dinamiklerinin iktidarın kriz yönetim stratejisine göre yeniden düzenlenmesidir. Başka bir ifadeyle, siyasal alanın sınırları yeniden çizilmektedir. Bu yönüyle karar, pasif bir “yargısal restorasyon” hamlesi olarak değerlendirilebilir.
Özgür Özel yönetiminin ortaya çıkışı, devlet içindeki geleneksel güç dengeleri açısından tam anlamıyla öngörülebilir değildi. Sorun yalnızca CHP’nin programı değil; kontrol edilebilir olup olmadığıydı. Çünkü mevcut rejim açısından asıl önemli olan, muhalefetin ne kadar sistem içi kalacağı ve kriz anlarında ne ölçüde denetlenebileceğidir.
Bu bağlamda Kürt meselesi özel bir önem taşıyor. CHP’nin son dönemde Kürt seçmenle daha farklı ilişkiler geliştirme arayışı, devletin bazı merkezlerinde ciddi rahatsızlık yaratmış olabilir. Türkiye’de Kürt siyasal alanının hangi sınırlar içinde tutulacağı, rejim açısından seçim sonuçları kadar stratejik görülüyor.
CHP’nin tarihsel olarak devletle organik bağları olan bir parti olmasına rağmen, muhalefette bulunduğu ölçüde Kürt sorununda ve sivil toplum alanında yeni temas kanalları geliştirmesi, mevcut iktidar açısından riskli bir gelişme olarak algılanıyor.
Bu nedenle yargının bir muhalefet partisinin kongresine doğrudan müdahale etmesi, yalnızca hukuki bir süreç değil; siyasal toplum ile sivil toplum arasındaki sınırların yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor. Sonuçta muhalefetin özerk siyasal alanı daha da daraltılıyor.
Üstelik bütün bunlar, dünya ölçeğinde demokrasinin, özgürlüklerin ve hukukun giderek daha fazla jeopolitik çıkar hesaplarına kurban edildiği bir dönemde yaşanıyor. Avrupa’dan Amerika’ya kadar birçok ülkede demokratik ilkeler, kriz yönetimi adına kolaylıkla askıya alınabiliyor. Türkiye’deki otoriterleşme de tam bu uluslararası atmosferden güç alıyor.
Ancak meseleye yalnızca “Kılıçdaroğlu mu, Özgür Özel mi?” ekseninde bakmak tabloyu eksik bırakır. Çünkü asıl sorun, Türkiye kapitalizminin ve küresel kapitalist sistemin içine sürüklendiği derin yapısal krizdir.
Bugün dünya solunun yaşadığı tıkanma da bu krizin parçasıdır. Bir zamanlar büyük umutlar yaratan birçok devrimci deneyim ya çözüldü ya da kapitalist sistemle uyumlu hale geldi.
Venezuela ekonomik ve siyasal krizler içinde savrulurken, Küba ağır bir kuşatma altında yaşam mücadelesi veriyor. Rusya artık oligark kapitalizmiyle yönetiliyor. Çin, Vietnam ve Laos ise “piyasa sosyalizmi” adı altında küresel kapitalizmle iç içe geçmiş modeller geliştiriyor.
Bir zamanların güçlü komünist partileri büyük ölçüde sosyal demokrat yapılara dönüştü. Silahlı mücadele geçmişine sahip birçok hareket ise parlamenter sistem içinde etkisizleşti. Sol, yalnızca siyasal olarak değil, teorik ve stratejik olarak da ciddi bir kriz yaşıyor.
Ama bu durum, halkların teslim olduğu anlamına gelmiyor.
2019’dan itibaren dünyanın dört bir yanında patlayan kitlesel isyanlar bunun en açık göstergesiydi. Sri Lanka’daki halk ayaklanması, Bangladeş ve Kenya’daki gençlik protestoları, Sırbistan’daki kitlesel gösteriler, Nepal’deki gençlik hareketi ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump’a karşı milyonların katıldığı “No Kings” eylemleri aynı gerçeği gösterdi: Kapitalizm geniş halk kesimlerine artık bir gelecek sunamıyor.
Çünkü neoliberalizm başarısız olmadı; tam tersine sermaye sınıfları açısından son derece başarılı oldu. Başarısız olan, halkların yaşam koşullarıdır. Yoksulluk, güvencesizlik ve eşitsizlik derinleşirken, sermaye sınıfları servetlerini büyütmeye devam ediyor.
Bu yüzden toplumsal öfke bitmiyor. İnsanlar yeniden yeniden sokağa çıkıyor.
Fakat kendiliğinden patlayan öfke dalgaları tek başına toplumsal dönüşüm yaratmaya yetmiyor. Örgütlü bir siyasal yönelim, ortak bir toplumsal hedef ve milyonların aktif katılımı olmadan kapitalist sistem aşılamıyor. Devrim yalnızca spontane patlamaların değil, örgütlü halk iradesinin ürünüdür.
Yine de bu hareketlerin küçümsenmemesi gerekir. Çünkü gerçek değişimin kaynağının hâlâ sokaklar olduğunu hatırlatıyorlar. Sosyal medya kampanyaları, “like”lar ve dijital öfke tek başına toplumsal dönüşüm yaratamaz. Tarihi değiştiren şey, insanların gerçek yaşam alanlarında kurdukları kolektif güçtür.
Bu nedenle bugün en temel meselelerden biri, emekçi sınıfların bağımsız siyasal iradesini yeniden inşa edebilmektir. Gerçek bir demokratik dönüşüm ancak halkın doğrudan katılımına dayanan öz-yönetim biçimleriyle mümkün olabilir. Tarihte Sovyetler, halk meclisleri, işçi konseyleri, Zapatista özyönetimleri ya da Rojava deneyimi bu arayışın farklı örneklerini sundu.
Bugün inisiyatif Saray’ın ve sağın elinde olabilir. Ancak iktidarın en büyük korkusu hâlâ halkın sokağa çıkmasıdır. Çünkü rejimler, gerçek değişim ihtimalinin meydanlarda doğduğunu bilir.
Bu yüzden, bütün krizlere, baskılara ve hayal kırıklıklarına rağmen geri çekilmek değil; toplumsal mücadele alanlarını büyütmek gerekiyor.
Çünkü tarih gösteriyor ki, halk sustuğunda otoriterlik güçlenir. Halk konuştuğunda ise dengeler değişmeye başlar.
Bu yüzden meydanlar asla susmamalı.
HABER MERKEZİ

















