Amed’de düzenlenen Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu’na katılan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Amed Milletvekili Cengiz Çandar, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Kürt sorunun çözümüne yansımalarına dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.
Ortadoğu’da kaos hali sürüyor. İsrail-ABD’nin İran’a yönelik saldırıları dursa da ne olacağına dair belirsizlikler sürüyor. Bu krizin sebebi nedir?
Şu anda Ortadoğu bütün dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu coğrafi alandır. Amerika-İsrail ile İran arasındaki savaş bir bölge savaşı olmanın ötesinde küresel ölçekte sonuçlar yaratıyor. Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması dünyadaki enerji nakil hatlarının en başında geliyor. Hürmüz Boğazı’ndan yüzde 20 oranında dünyadaki toplam petrol ve doğal gazın geçişinin kapanması, enerji fiyatlarına yansıdı. Bu aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünyadaki bütün ülkelerin ekonomilerinde enflasyonist baskı yaratıyor. Aynı zamanda da tedarik zincirlerinin aksaması ki onların içinde bu çiplerin, çipleri üreten helyum büyük ölçüde yine Hürmüz Boğazı üzerinden gidiyor. Dolayısıyla bütün bir çağdaş teknoloji ve onunla birlikte çalışan gıda sektöründen, sağlık sektörüne her şeyi etkileyecek sonuçlar üretiyor. O anlamda sadece Ortadoğu değil küresel ölçekte bir kriz durumundan söz ediyoruz. Fakat şu anda epey bir süredir durmuş bir bombardıman hali var.
28 Şubat 2026 tarihinden bu yana İran’da 2-3 haftası öncesine kadar 13 bin adet hedef vurulmuş. Fakat o günden bugüne büyük 13 bin hedefin vurulduğu büyük çapta bir askeri durum yok. Ateşkes var. Trump’ın çok uzun zamandır beklenen ve bu savaş yüzünden ertelenen bundan sonra dünya dengelerini etkileyecek olan Çin ziyaretinin başlama tarihine kadar savaşı durdurmak istediler. Trump’ın, Çin lideri Xi Jinping’le yapacağı görüşmelerden sonra dünya ne hal alacak? Dolayısıyla Ortadoğu nasıl bir görüntü verecek? Ortadoğu için ne savaş ne barış durumu var. Ne de sürekli bir savaş hali olacak. Yani hem savaş var hem barış arayışları var ama ikisinin de alıştığımız ölçülerde olmadığı bir durum olmuş olacak. Yani bunun toplamından çıkaracağımız Ortadoğu kaos bölgesi ve gelecek açısından da belirsizlik.
Bu savaştan kim karlı çıktı?
Hiç kimse kazançlı çıkmadı. Herkesin birlikte kaybettiği bir durum var. Kazançlısı olmayan, kaybedenin herkes olduğu bir durum. Şimdi bu noktadan itibaren görecelik üzerinden gözlemlerde bulunmak ve tahlil yapmak gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail bu savaşı İran’a karşı-tıpkı sömürgeci 18’inci – 20’inci yüzyıl dahil olmak üzere son 200 -300 yıllık- batı sömürgeciliğinin yeni bir türevi halinde başlattı. Ve çok da net olmayan birtakım hedefler güttüler. Şu üç hedeften bahsedebiliriz; Bir İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırma, iki İran’ın balistik füzelerini ve füze rampalarını, uzun menzilli balistik füzelerini imha etmek, üç rejimi değiştirmek. Şimdi bunların üçü de olmadı. İran’ın nükleer kapasitesi çok ağır darbe aldı ama ortadan kalkmadı. Amerika basınına baktığımız zaman görüyoruz ki; İran’daki füze rampalarının ve füzelerin yüzde 60’ı duruyor. Yüzde 40’ı gitmiş. Rejim duruyor. Rejimin lider kadrolarının çok önemli bölümü savaşın daha ilk saniyesinde başta Hamaney olmak üzere yok edildiler. Yerine Müjtaba Hamaney geldi. Baba gitti, oğlu geldi. İran-Irak Savaşı’nda 1980-88 arasında savaşta pişmiş olan ve gayet katı tavırlı, zihniyetli devrim muhafızlarının o kuşağı şu anda gidenlerin yerine iktidarı devraldı. Yani rejim de yerinde bir anlamda duruyor.
İran’a hiçbir şey olmadı mı?
Bu dönemde İran kaybetmeyerek kazandı diyebiliriz ama kazanmadı. İran kazandı mı? Hayır, kaybetmedi. Ona saldıran unsurların tasarladığı anlamda kaybetmedi. Ama kazandı diyebileceğimiz bir durum da yok. Amerika açısından baktığınız zaman koca dünya devinin kaba bir tabir olacak belki ama söylemek gerekiyorsa çuvalladığı bir tablo var ve bu çuvallama hala Amerika için Trump’ın sonunun başlangıcı da olabilir. Yani bundan sonra Trump yönetimi ve o zihniyet Amerika’nın başında olmayabilir. İsrail’in Amerika’sız var olamayacağı ortaya çıktı ve İsrail’in saldırganlık peşinde koşmadan da bölgede işlev sahibi bir ülke olmayacağı ortaya çıktı. Dolayısıyla Amerika’nın ve İsrail’in kazandığı bir durumdan da söz edemeyiz. Netanyahu’nun da tıpkı Trump gibi 2-3 sene sonra İsrail’in başında olacağına kesin kanaat getiremeyiz. Ortadoğu’nun geleceği bu savaşla birlikte çok kaotik ve dolayısıyla belirsizlik gösteren bir manzara arz ediyor.
Kürtler hangi pozisyonda duruyor? Orta Doğu dizaynında Kürtlersiz bir denklem mümkün mü?
Değil. Yani en azından illa bu savaş anlamında demiyorum ama son birkaç yılın gelişmeleri gösterdi ki; bundan sonra bu bölge Kürtlerin önemli inşa edici aktör olmayacağı bir bölge olmayacak. 1. ve 2. Dünya Savaşı sonralarında Kürtler yoktu. Şimdi varlar. Bütün soru nasıl var olacakları üzerinde dolaşıyor. Ama şunu biliyoruz. 1. ve 2. Dünya Savaşı sonrasında çok farklı bir şekilde olmayan Kürtler bundan sonra olmuş haldeler ve varlar.
Kürtler nasıl var olacak?
Geldiğimiz noktada bu konuda en net vizyonu Abdullah Öcalan ortaya koydu. Kürtlerin bulunduğu dört parçanın onun demokratik entegrasyon dediği bir başka şekilde ifade edilecek olursa Kürtlerin iktidar ortağı olması, iktidarın bir parçası olması, mazlum ve mağdur toplulukları olmaktan çıkıp bulundukları ülkenin yeni geleceğini inşa eden ve onda rol alan unsurlar olmaları. Suriye’de her şeye rağmen bu yola girildi. Sancılı bir yol, düzgün bir şekilde ilerlediği söylenemez ama ilerliyor. Yani 29 Ocak 2026 tarihli anlaşma büyük ölçüde Abdullah Öcalan’ın devreye girmesiyle mümkün oldu ve Suriye’de yeni bir devlet oluşumu var. Kürtler bu yeni devlet oluşumunda Kürtler olarak yer alıyorlar ve Kürtler olmaksızın Suriye’de yeni bir devlet mümkün değil. Irak’ta zaten varlar. Anayasal olarak birçok hak elde etmiş durumdalar. Irak bütün kırılgan haline rağmen Kürtlersiz bir Irak ne bugünüyle ne geleceğiyle tasavvur edilmiyor. Türkiye’de de Kürtlersiz bir gelecek düşüncesi yok. Kürtlerin, Türkiye’de bundan sonra alacağı konumun, statünün, varoluşunun biçimiyle birebir ilgili… Bütün bunlarla şu cevabı kendiliğinden vermiş oluyoruz. Kürtlersiz bir Türkiye olmayacak. Bundan sonraki Türkiye, Kürtlerli bir Türkiye olacak. Türkiye’nin yapısı ne olacak? Kürtlerin burada konumu tam ne olacak? Hakları ne şekilde hukukilik kazanacak? Önümüzdeki dönemin tartışma, müzakere ve mücadele konuları bunlar. Ama şunun cevabını biliyoruz biz; Kürtlersiz bir Türkiye yok. Kürtlersiz bir Suriye yok. Kürtlersiz bir Irak yok. Kürtlersiz bir İran da olmayacak. Dolayısıyla Ortadoğu’nun geleceği Kürtlerle olacak bir gelecek ve Kürtler bulundukları coğrafyalarda, ülkelerde oraların özelliklerine göre baş aktör konumunda rol alacaklar. Bu kesin. Bunu biliyoruz artık.
Çatışma çözümlerinde aktörlerin rolünün önemi ve statüsünün belirlenmesi süreçlerin ilerlemesine nasıl katkı sağlıyor? Kürt sorunu çözümünde Abdullah Öcalan’ın statüsü nerede duruyor?
Devlet Bahçeli, “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” mekanizma önerisinde bulundu ve Öcalan’a statüsüz sürecin devam edemeyeceğinin altını çizdi. Bir yandan da aynı Bahçeli bu sürecin ilerlemesi konusunda son derece kararlı ifadeler kullanıyor. Yine iktidarın esas sahibi olan Türkiye Cumhurbaşkanının kendisi Tayyip Erdoğan’da “yola devam” diyor. “Yani bu süreç ne olursa olsun bir şekilde hedefini ulaşacaktır” diyor. Şimdi bütün bunları biz birleştirdiğimiz zaman somut yasal düzenleme olarak ya da “Öcalan’ın sıfatı ne olacaktır?” cevabını henüz bulamamış olmamız bu yolda ilerlenmediğini ve ilerlenmeyecek olduğunu göstermiyor. Çünkü taraflar “Hayır bu süreç kalıcıdır, hedefine varacaktır” diyor. Öyle mi? Peki. Bu sorunun cevabı verilmiyor. Süreç çökecek mi? Hayır, çökmeyecek, devam edecek.
Nasıl devam edecek?
İşte biz de bu soruyu soruyoruz. Nasıl devam edecek? Bir şekilde edecek. Ağır gidecek yavaş ilerleyecek. Şu ya da bu şekilde, Abdullah Öcalan farklı bir rol ve statüyü mutlaka kazanacak. Yoksa süreç olmaz. Gayet basit. Şu anda geldiğimiz, Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına uyarak PKK’nin kendisini feshetmesi ve silahlı mücadeleye son verdiğini ilan etmesidir. Artık silahlı mücadele döneminin Kürt sorununda bir çözüm kanalı olarak sona erdiği ve bundan sonra sıra demokratik kanallarla mücadele edilmesine imkan verecek alan hukuki düzenlemelere geldi. Onun birinci aşaması kimisinin “özel yasa” dediği, kimisinin “geçiş yasası” dediği durum. Silahı taşıyanlar -silah madem taşımayacaklar- davalarından da siyasetten de vazgeçmiş değiller. Kürtler hakkını da elde etmiş de değil. Bu mücadeleyi bundan 40-41 sene önce başlatmış olan şartlar aynen ortada yoksa da Kürtler haklarını elde etmiş, bitmiş bir durum da yok. Yani silah taşımış olanlar, bundan sonra silahsız olarak var olabilirler demek. Onların hukuki düzenlemesinin yapılması gerekiyor. Dağdakinin ovaya inmesi gerekiyor. Ne olarak inecekler? Cezaevine girmek üzere mi? Toplumsal hayata ve demokratik yaşama katılmak üzere mi? İkincisi ise onun hukuki düzenlemesinin yapılması lazım. Ve onunla bağlı olarak cezaevlerine birtakım gerekçelerle doldurmuş ve aynı gerekçelerle sürgüne gitmiş binlerce kişinin gelip aynı imkanlardan yararlanmaları gerekiyor. Yani dağdakiler, sürgündekiler ve hapistekilerin çıkıp bu hayata benim gibilerin içinde bulunduğu faaliyetlere girebilmeleri gerekiyor. Onun için de özel bir yasa, geçiş yasası gerekiyor. Tam o aşamadayız. Tam o aşamada olunca bu söylenmesinden çok zor bir şey. O yüzden birtakım sallanmalar, gecikmeler, tereddütler oluyor. Ama bu yolun geri dönüşü yok. O yüzden şu ya da bugün şu ya da bu şekilde Abdullah Öcalan’ın statüsü de belirlenecek. Bu yasalar da çıkacak.
Süreçte adım atılmaması güveni de etkilemiyor mu?
Toplumun Kürt kesimi sürece yüzde 80 oranında destek veriyor. Türklerde rakam yüzde 60’larda filan, somut adımlar görülse daha da artabilir bu. Güven kısmına gelince, Türklerde güven düşük. Kürtlerde de çok düşük. Yani son derece düşük bir güven var. “Olursa çok iyi olur” demekle “Olur mu, olabilir mi?” demek arasında muazzam bir makas açıklığı var. Bu makas açıklığını gidermenin yollarından biri bu güveni, toplumsal rızayı arttıracak adımlar atmaktır. İki temel adım yani bir bu statü meselesi Öcalan ile ilgili ve aynı zamanda tabii bu yasanın hazırlanması ama bunlardan da bağımsız olarak iki simgesel adım ki onun için yeni bir şey yapmanız gerekmiyor. O kararı vermeniz gerekiyor sadece… Yeni bir yasa falan çıkarmanız da gerekmiyor. Görevinden uzaklaştırılan seçilmiş belediye başkanlarının görevlerine iadesi ve Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Kobanê davası tutuklarının serbest bırakılması. Siz eğer dağdakileri hukuki konumla buraya getirecekseniz, hiç dağa çıkmamış olanı hapiste nasıl tutacaksınız? Neye dayanarak tutacaksınız? Zaten o adımı attığınız takdirde mesela Selahattin Demirtaş çıktığı takdirde toplum “Galiba bu iş olacak. Bunların niyeti düzeliyor” diye bakacak ve güven artacak. Fakat şu anda yani biz bu görüşmeyi Mayıs ayının ortalarında yapıyoruz. Tam bu sıkışmışlık durumunun zirve noktasındayız. Ama süreç devam edecek. Bu iş olacak.
Kürt meselesinde bu kadar ağır adım atılmasında Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkileri var mı?
Kürt meselesi I. Dünya Savaşı sonrası haritanın ve toplumsal fotoğrafın bir numaralı sorunu. Ve neredeyse 100 yılı geçti. Son çeyrek yüzyıldır da bundan sonra ne olacağının sancıları yaşanıyor. Kürtler, I. ve II. Dünya Savaşı sonrası konumlarında olmayacak. Ne olacaklar sorusunun cevabı bu egemen olan unsurlar, uluslararası sistemin kendisi bakımından cevabı çok net bir soru değil. Bir şey biliniyor. Kürtlersiz bir bölge artık yok. Peki nasıl olacak? O sıkıntılı bir konu. Bunun cevaplarını siz verebilirsiniz. Ben verebilirim ama bunu uygulamaya sokacak olan iktidar çevreleri henüz bu rahatlık, bu zihin açıklığında değiller. Bu da bu krizli, gelgitli, belirsizlik halinin devamı anlamına geliyor. Ama dediğim gibi yol alıyoruz. Yani durmuyoruz, yürüyoruz.
Kürt meselesinde hala “güvenlikçi” anlayış hakim mi?
Güvenlikçi yaklaşım ortadan kalkmış değil, duruyor. Bundan belki 3 ay öncesine oranla daha zayıf ama bizi rahat bir şekilde hedefe götürecek kadar esnemiş de değil. O yüzden zaten bu konuşmayı bu sözcüklerle, bu sorularla, bu cevaplarla yapıyoruz. Biraz da şu umutla yol alacağız ve şu andaki soruların bazılarının cevapları önümüzdeki bir yıl içinde elde edilmiş olacak demek. Biz, insan zihni böyle çalışıyor. Unutkanız biz. Kolay hatırlamıyoruz her zaman her şeyi. 2 yıl önceye gidelim. Ortada süreç yok ve Abdullah Öcalan’dan 5 yıl haber alınamıyordu. Nefes alıyor, veriyor mu? Bilmiyorduk bile sürecin S’sinin Ü harfinin üstündeki noktaların esamesi yoktu. 2024’ün Ekim ayından bu yana 1,5-2 yıl içinde Öcalan’ın önü açıldı, geliş-gidişler başladı. Devlet Bahçeli kendisinden (Abdullah Öcalan) kurucu önder olarak söz etmeye başladı. Bir yıl sonra kim bilir nerede olacağız? Bu güvenlikçi devlet ortadan kalkmamış, direncini sürekli olarak ortaya koyan, çelme takan, bozan…
Karşı koyuş var yani…
Var tabii, şüphesiz var. Bu daha da gerilemiş olabilir. Biz daha iyi bir noktada olabiliriz. En azından şuna güvenmek durumundayız; Üç aktör, bu sürecin devamında hızı ve yöntemleri konusunda tümüyle uyuşmuyorlarsa da hedefine varması konusunda ısrarlılar. Bir Abdullah Öcalan, iki Devlet Bahçeli, üç Tayyip Erdoğan. O zaman bu yalpalamalarıyla, tereddütleriyle bizi arada bir sinirlendirecek, hatta umutsuzluğa kaptıracak manzaralarıyla da olsa ilerleyecek bu süreç. Öyle bakmak lazım. Çünkü baş aktörlerin bu sürecin devamından çıkarları, tıkanıp dağılmasından daha fazla. İşte Oslo’da ne oldu? 2008-2011 arasında işte bir 2013-2015’in arasında ne kadar umutlanmıştık? Ne oldu? Sonra neler oldu? Doğru. Şimdi olabilir mi? Olmaz diyemeyiz. Ama olmama ihtimali yani Oslo’nun 2013-2015’in başına gelenin bu defa gelmeme ihtimali, gelme ihtimalinden daha fazla. Uyanıklığı hiçbir zaman terk etmeyelim. Bir de mücadele pozisyonumuzu da çünkü gökten elimize düşmüyor. Korumamız icap ediyor. Israrlı olmamız gerekiyor. İran’a, Suriye’ye falan bakıyoruz ama esas tayin edici olan Türkiye. Öcalan’ı çok dikkatle sık sık okumakta yarar var. Bir Devlet Bahçeli, “Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk olmaz” diyor. Şimdi Türk milliyetçiliğinin bir numaralı temsilcisi bilinen kişi “Kürtsüz Türk olmaz” diyor. Öcalan da aynı şeyleri söylüyor. Her ikisi de Malazgirt’e kadar götürüyorlar beraberliği…
Kürtler bugüne kadar sorular ve cevaplarda da hep böyle oluyor. Mazlum ve mağdur bir unsur üzerinden değerlendirerek, konuşuyorduk. Bundan böyle Kürtler Türkiye’de iktidar ortağı olarak konuşulacak. Biz artık entegrasyonla beraber Türkiye’de iktidarın bir parçası olacağız. Türkiye’nin bir parçası olacağız. Cumhuriyetin ilk döneminde eksik bıraktığı, sırtını döndüğü durumu bir bakımdan yeni kurucu aktör olarak, Kürtler olarak Cumhuriyeti bir daha inşa etmiş olacağız. Adına ne koyarsan koy. Yani Kürtlerin bundan böyle bir iktidar ortağı olmaya doğru yolculuğa çıkışı olarak içinde bulunduğumuz dönemi görüp öyle değerlendirmemiz lazım. Dolayısıyla şu anda konuştuklarımız belki 3-5 sene geriden baktığımızda çok da teferruat gibi de gözükebilir.
Sürecin ilerlemesi için toplumsal olarak nasıl bir basınç uygulanabilir?
Kürt toplumu, Newroz’larda ortaya koyduğu enerjiyi göstersin ve sürekli olarak barış ve kardeşlik mesajlarını her şeye rağmen büyük bir vakarla bütün ayrımcılığa, kendisine yapılan haksızlığa, zulme rağmen yükseltmeye devam etsin. Mutlaka bu karşılığını bulacaktır. O zaman Türkler de kendilerini dönüştürmeye başlayacaklar.
Berivan Altan – Müjdat Can / MA

















