Dêrsim’de 5 Ocak 2020 tarihinde kaybettirilen Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku’nun soruşturması devam ediyor. 6 yılın ardından aralarında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in de olduğu 12 kişi tutuklandı. Gülistan Doku’nun kaybettirilmesi ve soruşturmanın 6 yıl sonra açılması toplumsal bir mesele haline dönüştü. 6 yıllık adalet arayışı aynı zamanda tutulmayan yas hakkının da bir temsiliyeti oldu. Gülistan Doku, tarihi katliam ve baskılarla dolu Dêrsim, Kürdistan ve Türkiye’de kaybettirilen ve mezar yeri dahi olmayan binlerce insanın hikayesini hatırlattı.
Munzur Üniversitesi akademisyeni Prof. Dr. Gülnaz Karatay, Gülistan Doku’nun Dêrsim’e ve bir bütün olarak topluma yansımalarına dair değerlendirmelerde bulundu.
6 YILDIR TUTULMAYAN BİR YAS
Gülistan Doku’nun annesi Bedriye Doku’nun “En güzel Anneler Günü hediyem, kızımın mezarı olacak” sözlerini anımsatan Gülnaz Karatay, “Bu söz kadınların ve annelerin gelmiş olduğu ruh hali bakımından çok dramatik bir durum. Bu yas 6 yıldır işlenmemiş bir yas. Bu kapsamda travma bellekte bir acı olarak yaşıyor. Sadece annenin değil aynı zaman da Dêrsim’in hafızasında da bir acı olarak yaşıyor. Bu noktada benim mesajım, gömemediğimiz bütün ölülerimize bir mezar hakkı diliyorum. Çünkü yas tamamlanıp işlenemediğinde yas dramatik bir hal alıyor” dedi.
‘KENT HAFIZASINI TETİKLEDİ’
Gülistan Doku dosyasının Dêrsim’in kayıp kızlarından günümüzdeki kayıp kadınlara bir süreklilik arz ettiğini dile getiren Gülnaz Karatay, birçok kaybın akıbetinin halen bilinmediğini hatırlattı. İnsanların Gülistan Doku dosyasından etkilenmesinin sebeplerinden birinin ontolojik güvensizlik olduğunu dile getiren Gülnaz Karatay, “Eğer toplum yaşadığı dönemde geçmiş, gelecek ve bugün ile arasında yeteri kadar bağ kuramıyorsa, bu anlamda kendini güvende hissetmiyorsa, geleceği belirsiz ve yönü karmaşık görüyorsa ontolojik güvensizlik yaşıyor. Gülistan bu noktada kent hafızasını tetikleyen bir etki bırakmış oldu. Gülistan Doku vakası üzerinde biz bütün vedalaşamadığımız kayıplarla da bir yönüyle tekrar yüzleşmek zorunda kaldık. Şimdi bütün Türkiye bunun yasını çekiyor. Biz buna ‘seçilmiş travma’ diyoruz. Günde birçok kadını kaybediyoruz. Fakat bu vakalar içerisinde biz bazılarını özel olarak seçeriz, işleriz ve hafızalarız. Mesela Özgecan cinayetinde de böyle oldu. Gülistan da toplumun seçilmiş travmalarından birine dönüştü. Aslında bu vakanın bir temsiliyeti var. Toplum bu alana yöneldikçe aslında diğer kayıplar da gündeme geldi” ifadelerini kullandı.
Gülistan Doku’nun kaybettirilmesinin sosyo-politik bir vaka olduğunu dikkat çeken Gülnaz Karatay, “Dinamikte yer alan sebepler sadece bireysel davranış kalıplarına işaret etmiyor. Mesela vakanın içerisine girdiğimizde genç kadınların yoksulluğu, çalışmak zorunda bırakılmaları, bunu yaparken kendilerine güvenli alan inşa edememeleri, bunun bir istismar biçimine dönüşme hali, kadınların güvencesiz konumu ve kadınları bu güvencesiz konum karşısında koruyabilecek mekanizmaların olmaması var. Bu sadece burası için geçerli değil. Gülistan Doku ile birlikte biz civar illeri ve benzer sosyo-politik yerleri de konuşmaya başladık. Dêrsim’e özgü de birtakım riskler olabilir fakat kadınların, öğrencilerin içinde bulunduğu döngüye işaret etmesi bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Dêrsim sorunları halının altına süpürebilirdi ama yapılmadı. Çünkü kadın örgütleri Dêrsim’de bir birikime sahip ve sorunların görünür olması için çaba harcıyor” diye belirtti.
‘HALKIN İRADESİ HİÇLEŞTİRİLMEMELİ’
Gülistan Doku ve benzer vakalarla birlikte toplumda bazı çevrelerde kentin ve üniversitenin artık “güvenilmez” bir alan olduğu algısının pekiştiğini söyleyen Gülnaz Karatay, “Biz üniversitedeki öğretim üyeleri olarak bu algıda oldukça rahatsız durumdayız. Bu vaka bu yönüyle pekiştireç oldu. Aslında kent o kadar da güvenilmez değil, biz bu güvenilmeyen boyutları değiştirip dönüştürmeye çalışıyoruz. Bütün kentlerde bu riskler var. Dêrsim’de toplum sorunu halı altına süpürmediği ve görünür kıldığı için sanki daha çok vaka oluyormuş algısı oluştu. Bir de bu vakaların dinamiği de önemli. Kent küçük bir şehir, iş olanakları kısıtlı ve öğrenciler de iş sektöründe kendini var ediyor. Bu durumda öğrencilerin temas ettikleri kesimle eşitlikçi bir ilişki kurma zemini yoksa birtakım riskler oluşuyor. Maalesef ki genç kadınlarımız bu konuda güvensiz bir durumda. Bir güçlenme öyküsü çıkaramıyorlar. Bu algı biraz da kentin seküler yaşamıyla da bağlantılı. Bir kısım da kenti böyle kodluyor. Yani fail üzerinden değil de mağdur üzerinden sorunu tanımladığınızda sorunun kentle bağını kurmak biraz daha kolay oluyor. Halbuki meselemiz failin kendine çeki düzen vermesi, kendi sınırlarına çekilmesi, istismar davranışlarından vazgeçmesi. Dolayısıyla bütün kurumların kendini gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. Kurumların, kentin varoluşsal kaygılarını tetikleyecek birtakım yaklaşımlardın çekinmeleri gerektiğini, kentin ontolojik güvenliğini dikkate alacak, halkın iradesinin hiçleştirmemesi gerektiğini düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
Kadın katliamlarının takipçisi olduklarını söyleyen Gülnaz Karatay, şöyle devam etti: “Bazı durumlarda kamu baskısı ortaya çıktığında durum tekrar gözden geçiriliyor, dosyalar açılıyor. Bu yine bir güvensizlik nedeni olabiliyor. Bu açıdan adalet mekanizmalarının faili korumadan, suçu cezalandırarak topluma da suçun karşılıksız kalmayacağına ilişkin net mesajlar vermesi gerekiyor. Özellikle kadın meselelerinde bu hassasiyeti artırarak dahil olduğumuz uluslararası sözleşmeleri de dikkat ederlerse cezalar daha caydırıcı olur.”
MA / Uğurcan Boztaş
















