Medya Haber TV’de yayınlanan özel programa katılan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, gündemdeki gelişmelere ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.
Bir yılı aşkın süredir devam eden sürece işaret eden Karasu, 5 Mayıs’ta yaptıkları toplantıya dair şunları söyledi: “Tavrımızı, bizim yaklaşımımızı ortaya koymak açısından böyle bir toplantıyı önemli gördük. Çünkü tamam, muhatap aynı Türkiye’dir. Onların da tabii sorumluluğu var, yapması gerekenler var. Ama burada esas biz kendimizi, yaklaşımımız nedir, ne yapmak istiyoruz bu çok önemli. Çünkü herkes bizim tutumumuzu merak ediyor, önemli görüyor. Biz nasıl yaklaşıyoruz, nasıl yaklaşacağız. Çünkü orada da kendine göre spekülasyonlar var. Hatta öyle ki neredeyse Önderlikle hareketimizi farklı gösteren yaklaşımlar var. Bütün bunlar dikkate alındığında hem 12. Kongre sonrası aldığımız kararların pratikleşmesi, durumun ne olduğunu ortaya koymak açısından, diğer taraftan da Önderliğin Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, manifestosu oldu; ona zaten kongre ile bir cevap verdik.”
Sürece ilişkin beklentilerinin olduğunu belirten Karasu, “Bizim bu süreçten beklentilerimiz var. Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı var. Biz bu sürecin Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde bir sonuca ulaşmasını istiyoruz. Türkiye’nin demokratikleşmesini hedefleyen bir çağrıydı. Bu temelde Kürt sorununun çözümünü de içeriyordu. Bu yönüyle bu konuda kamuoyunun da beklentileri var. Ve Türk devleti ne yapacak, ne yapmayacak bu yönünü çok fazla soru soruyor. Öte yandan Türk devletinin kimi sözcüleri böyle yaptığı açıklamalarla sürecin yolunu muğlaklaştırıyorlardı ya da sorumlulukları üzerinden atan, biz o kadar çok şey yaptık, adım atmamıza rağmen hala bizden bekleyen yaklaşımlar vardı. Gerçekten bunlara cevap verilmesi gerekiyordu. Bu yönüyle yani bunlara cevap verilmemesi boşluk yaratıyordu. Türk devletinin bu yaklaşımı karşısında bizim yaklaşımımız nedir? Bunu da Kürt halkı da, Türkiye’deki halklar, demokrasi güçleri de merak ediyordu.
Bu açıdan biz kendi yaklaşımımızı böyle ortaya koymak, hem de neler yaptık, Türk devleti neler yapmadı, neler yapması gerekir? Bunları ortaya koymak açısından gerekli gördük. Çünkü kamuoyunun bizim ne istediğimizi bilmesi gerekiyor. Yani kamuoyunun beklentisi var, Kürt halkının beklentisi var, Türkiye halklarının var. Dünya da süreci merak ediyor. Sürecin gidişatı nasıl? Olumlu bir gelişme var mı? İlerleme var mı? Çünkü tıkanma var, tartışmalar vardı. Süreç bitiyor mu? Bitmek üzere mi? Bu yönlü tartışmalar vardı. Bu da Türk devletinin adım atmaması yaklaşımından kaynaklanıyordu. Bu yönüyle Türk devletinin yaklaşımını ortaya koyarken bizim de yaklaşımımız önemli. Biz nasıl yaklaşıyoruz? Biz gerçekten hala Barış ve Demokratik Toplum çağrısına cevap olmaya çalışıyoruz. Bu sürecin ilerlemesini istiyoruz, yaklaşımımız bu. Bu bakımdan böyle bir şeyi gerekli gördük. Olmasaydı o kadar tartışmalar var, gerçekten çok fazla tartışmalar var. Yine önderlikle ilgili tartışmalar var.
SÜRECİ MUĞLAKLAŞTIRAN YAKLAŞIMLAR
Önderliğin ‘Umut hakkı’ konusunda, Önderliğin özgürlüğü konusunda bizim birçok değerlendirmemiz var. Niye bunları yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Bütün bunları da ortaya koyan bir açıklama yapmayı gerekli gördük. Hatta şunu söyleyebiliriz, biz belki bu tür bir açıklama yapmada gecikmiş de olabiliriz. Fakat biz de sık, sık böyle açıklama yapmaya, cevap vermeye, polemik içine girmeye, tartışma yapmayı tercih etmedik. Tabii gerekli gördüğümüzde zaten cevap veriyoruz. Ama zaten son zamanlarda gerçekten AKP’li yetkililerin yaklaşımları, açıklamaları, süreci muğlaklaştırma, hatta biz bu süreci geliştirirken, Önder Apo bu süreci geliştirirken, bu süreci muğlaklaştıran, bu gerçekleri örtbas eden, böylelikle toplumun, halkların süreci doğru anlamasını engelleyen yaklaşımları vardı. Bu yönüyle biz bir de bu süreci netleştirmek, bu muğlaklaştırma yaklaşımlarına cevap vermek, yani sürecin ne olduğunu, herkes tarafından anlaşılmasını sağlamak için ihtiyaç duyduk.”
Devletin sürece ilişkin yaklaşımına dair değerlendirmelerde bulunan Karasu, “Türk devleti yüzyıldır Kürt’ü inkar ediyor. Kürt’ü bırak muhatap almayı, Kürt’ün siyasi temsilcilerini tanımayı kabul etmiyor, reddediyor, idam ediyor, yok ediyor. Ortadan kaldırmak istiyor. Yüz yıllık pratik bu. Bu yönüyle eğer bir süreç olacaksa, Kürt sorunu çözümü için adım atılacaksa ne olması gerekir? O yüzyıllık anlayışın, yaklaşımın terk edilmesi gerekir. O da nedir? Kürt’ün varlığını kabul edecek, Kürt’ün siyasi temsilcilerini kabul edecek ve bir Kürt sorunu çözülecekse, bunun siyasi temsilcisi kimse onu muhatap alacak. Bu bakımdan muhataplık konusu, Önder Apo’nun statüsü konusu çok, çok önemli. Burada doğru bir yaklaşım olmazsa, bu şu anlama gelir; demek ki yüzyıllık anlayış, Kürt inkarı, Kürt’ü muhatap almama, Kürt’ü yok sayma devam ediyor. Kürt’ün siyasi iradesini tanımama devam ediyor anlamına gelir.
ÇÖZÜME DOĞRU YAKLAŞIM YOK
Bu açıdan tamam, ilk başta görüşmeler, tartışmalar oldu, oluyor. Süreç belli bir noktaya geldikten sonra artık bu sürecin başlatıcılarından olan Önder Apo’nun konumunun belli olmaması, muhatap alınmaması, resmi muhatap statüsünün olmaması, yani bu görüşmeleri yürüten siyasi muhatap olması biçiminde bir yaklaşım olmazsa, o zaman demek ki Kürt hala tanınmıyor. Hala siyasi iradesi tanınmıyor, varlığı tanınmıyor, muhatap alınmak istemiyor. Yani bu şu anlama gelir, demek ki Kürt sorunu çözümü ve demokratikleşme konusunda doğru bir yaklaşım yok anlamına gelir. Bu açıdan biz önemli görüyoruz. Yani bir nevi sorunun bir noktası bu. Yüzyıllık anlayış değişip de yeni bir yaklaşım ortaya konulacak mı, konulmayacak mı?
STATÜ KONUSU
Bunun gerçekleşmesi, somutlaşması böyle gerçekleşiyor, böyle olur. Bu yönüyle biz tabii ki bu muhataplığı önemli görüyoruz. Eğer Türk devletinin de, iktidarın da gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun çözümü konusunda bir yaklaşımı varsa, o zaman Önder Apo’nun muhataplığını ve statüsünü kabul etmesi gerekir. Yoksa hem sorunu çözeceğiz, sorunu çözüyoruz denilmesi… İşte rapor hazırlandı, Meclis Komisyonu orada bu konuya uzun uzun değiniyor. Bunların anlamlı olması açısından bu muhataplık konusu, Önder Apo’nun statüsü konusu, Önder Apo’nun özgür çalışır olması, herkesle görüşmesi; çünkü çözülecekse Önder Apo’nun birçok kesimle görüşmesi lazım. Tam tersi uzun bir süredir görüşme de yaptırılmıyor.
Tabii, 27 Mart’tan bu yana görüşme olmadı. Şu bu nedenle görüşme yaptırmıyorlar. Böyle olabilir mi? Sürece böyle sıradan, basit yaklaşılabilir mi? Bilmem şundan dolayı görüştürmedik. Böyle olamaz. Böyle bir yaklaşım olamaz. Bu bir oyun mudur yani? Bugün görüşür, yarın görüşmez. Eğer bir süreç varsa, gerçekten ciddi bir yaklaşım varsa, bu iş gerçekten geliştirilmek isteniyorsa, o zaman bu Önder Apo’ya görüşmelerin yaptırılmaması, şu bu gerekçelerin ortaya konulması doğru değildir. Bunların bırakılması lazım. Yani olaya ciddi yaklaşmak lazım. Biz duyunca, şundan dolayı, bundan dolayı, görüşmeye gerek yok demişler. Götürmemişler heyetleri. Dedik bu nedir yani? Bu nasıl bir yaklaşım? Herhalde yakında belki görüşmeler yeniden başlayabilir” diye ifade etti.
BAHÇELİ’NİN AÇIKLAMALARI NE ANLAMA GELİYOR?
Devlet Bahçeli’nin son konuşmasını değerlendiren Karasu şunları ifade etti: “Devlet Bahçeli, 2024, 22 Ekim’de çağrı yaptı zaten Önder Apo’ya. Örgütü feshetsin, gelsin mecliste konuşsun dedi. Daha sonra da Devlet Bahçeli’nin konuşmaları var, kurucu Önder dedi. En son bir açıklama yaptı, statüsü belirlensin dedi. Hatta bir koordinatörlük olsun, dedi. Barış ve siyasi çözüm koordinatörlüğü benzer bir şey söyledi. Bunlar tamam, doğru şeyler. Bu söylemler gerçekten doğru, anlamlıdır. Yani söylemlere bir şey demiyoruz. Olması gereken söylemlerdir. Fakat bunun gerçekleşmesi lazım. Bizim bildiğimiz, kamuoyunun bildiği, Devlet Bahçeli ile Erdoğan’ın ilişkisi ciddi bir ilişki, bir ortaklık. Yani eğer bir yaklaşım varsa şimdiye kadar benzer bir tutumdu. Ortak tutum takınıyorlar. O zaman bunun ortak tutum olması lazım. İktidarın tutumu olması lazım. Erdoğan’ın tutumu olması lazım. Çünkü ilişkileri böyle. AKP-MHP ilişkisi böyle, ortaklığı böyle, yıllardır böyle. Bu yönüyle biz tabii ki Devlet Bahçeli’nin söylemlerini olumlu gördük ama anlamlı olabilmesi için bunun da iktidar tarafından pratikleşmesi, sahiplenilmesi gerekir. Yoksa ne diyeceğiz yani? Devlet Bahçeli diyor, Erdoğan yapmıyor mu diyeceğiz? Böyle bir şey olamaz yani. Devlet Bahçeli bir şey söylemişse Erdoğan’ın yapması gerekiyor. Yapmıyorsa o zaman ne diyelim yani? Yani Devlet Bahçeli böyle diyerek acaba yumuşatmak mı istiyor? Çünkü toplumda istem var, bizim istemimiz var. Bu yönüyle tamam Devlet Bahçeli’nin yaklaşımları gerçekten olumlu. Onların olması lazım. Ama olması lazım yani. Yani şöyle mi diyeceğiz? Devlet Bahçeli’nin sözleri ciddiye alınmıyor mu diyeceğiz? Öyle mi değerlendireceğiz? Böyle değerlendiremeyiz yani. O zaman gereklerinin yapılması lazım. Yoksa bundan sonra Devlet Bahçeli’nin söylediklerin de artık giderek, yani haftalardır Devlet Bahçeli söylüyor ama hiçbir sonuç yok diye düşünülür yani. Bunu belirtebiliriz.”
Bahçeli’nin konuşması ardından Erdoğan’ın da bir yerde konuşarak sürecin ilerleyeceği yönünden mesaj verdiğine işaret eden Karasu, ancak artık söylemlerin ötesine geçilmesi gerektiğini belirterek, “Tamam süreci sahiplendik, süreç ilerleyecek, iyidir. Tamam da bir buçuk yıldan fazla oldu yani. Artık bir şeyler yapılması lazım. Bazı değişiklikler olması lazım. Özellikle muhatap konusunda adımlar atılması lazım. Muhataba yaklaşım ortaya konulmuyorsa, orada ciddi bir değişiklik olmuyorsa o zaman bu sözler gerçekten anlamsız olur. Evet mutlaka değinir ama değinme yetmez. Bu değinmenin artık anlamlı olması, ilerleten, geliştiren, ileri noktaya taşıyan biçimde olması lazım. Öyle olursa gerçekten bir değer olur. Yoksa her zamanki söylendiği gibi söylenen bir söz olarak kalır. Umarız, pratiği geliştirecek, adımı attıracak bazı yaklaşımlar olsun, bazı söylemler olsun, bazı değerlendirmeler olsun. Bundan sonra bizim de beklentimiz, kamuoyunun beklentisi ya da daha doğrusu yapılması gerekenler artık konuşma değil, pratikte bir şeyler atılmasıdır. Artık bu aşamaya gelmiştir. Eğer bu aşamaya gelinmiş değer adımlar atılmıyorsa, o zaman tabii ki artık farklı değerlendirmeler olur, farklı sorgulamalar olur” dedi.
İktidarın CHP’ye yönelik operasyonlarını da değerlendiren Karasu, “Gerçekten ilginçtir. Türkiye’de biz 60’ları da biliyoruz, 70’leri de biliyoruz, 80’leri de biliyoruz. Evet, 12 Eylül dönemini de biliyoruz. Evet, 12 Eylül döneminde partiler kapatıldı ya da başkanları cezaevine atıldı. Fakat ben şunu söyleyebilirim: 60’lardan bugüne siyasi mücadele vardı, partiler birbirlerini sınırlamak istiyordu ama gerçekten bu düzeyde görmedik. Bu düzeyde bir yaklaşım yoktu. Bu yönüyle muhalefete yönelik yaklaşım sorunlu. Yani seçim kazanılacak, böyle mi kazanılır? Evet, AKP’nin de seçim kazanma hakkı var. Evet, propaganda yapar, pratiğini ortaya koyar, yaptıklarını ortaya koyar, seçim kazanır. Zaten 20 yıldır hatta fazladır seçim kazanıyor. Şimdi seçim kazanma yöntemini değiştirmek, bu tür bir biçimde yaklaşımı ortaya koymak gerçekten anlaşılır bir durum değil. Hele bu süreçte böyle yapılması, Önderliği’nin Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla bugüne gelen süreçte, bu sürece Barış ve Demokratik Toplum çağrısına desteğin yükselmesini frenlemiştir. Bunu böyle belirtebiliriz.
Çünkü muhalefetin desteğinin alınması gerekir. Bu tür bir sorun çözecekse Türkiye’nin en ağır sorunu. 100 yıllık sorun. Bu sorun da özellikle CHP gibi, Cumhuriyet’in kurucusu, 10 yıllarca, 1950’ye kadar iktidar olmuş bir partinin desteğinin alınması önemlidir. Ama bu yaklaşımı göstermiyor. Kuşkusuz şöyle yapılamıyor artık. Eskiden CHP’yi de hep PKK ile bir olmak, DEM Partisi’yle bir olmak, masa altında olmak biçiminde değerlendiriyordu. Herkesi, bütün muhalefetleri bastırmak için siz teröristle ilişkilisiniz, siz PKK ilişkilisiniz, siz HDP’nin DEM’in uzantısısınız diyerek suçluyordu. Evet, şimdi bu yapılamıyor. Bu önemli bir şey muhalefetin. Çünkü o çok ağır bir suçlamaydı. O büyük bir bastırma hareketiydi. Bastırma argümanıydı. Bayağı toplumun üzerinde etkisi de oluyordu. Çünkü bir seçimde biliyorsunuz neredeyse Cemal arkadaşın videosunu yayınladılar, güya CHP’yi destekliyor gibi.
Neredeyse o videoyla hareketimizle CHP’yi bilmem yan yana göstermek istediler. Yani sahte bir şey hazırladılar. Şimdi diyorlar yapay zekayla hazırlanıyor. Montajla şunla bunla yaptılar yani. Şimdi artık onu yapamıyorlar tabii. Artık PKK ile ilişkili terör nitelemesini kullanamıyorlar ama şu andaki yapılanlar da gerçekten çok ağır. Yani bu sürecin başarıya ulaşmasındaki en temel engellerden biri bu. Nedir? İşte Dervişoğlu atıp tutuyor, boş boş konuşuyor. O tür eğilimler her zaman olur. Dünyada da var. Onlar ayrı. Fakat CHP’ye yönelik yaklaşım, gerçekten de toplumun bir kesimini rahatsız ediyor. Süreç yaklaşımında talepler ortaya çıkarıyor. Biz bunu baştan beri doğru bulmadık. Şimdi de doğru bulmuyoruz. Umarız yani eğer destek istiyorsa o zaman destek verilecek zemini, havayı yaratır” diye ifade etti.
Kürt halkının özgürlüğünü tanıma, temel demokratik haklarını tanıma, Kürt’ü hukuka, yasa ve anayasalara koymakla mümkündür. Entegrasyonda amaç, Önderliğin bu kopukluğu gidermek, entegre olmaktan kastedilen budur. Çünkü şu anda kopukluk var. Kim diyebilir, Kürtler Türk devletinden razılar? Değiller, itiraz ediyorlar, razı değiller, kabul etmiyorlar, baskıcı görüyorlar. Kürt’ün varlığını tanımayan bir devlet olarak görüyorlar, mücadele ediyorlar. Bu kadar baskıya rağmen Türk devleti ile bu kopukluk devam ediyor. Öyle zorla bastırarak Kürtler sindirilememiştir. Ben bastırırım, sindiririm, Kürtleri sustururum politikası sonuç almamıştır. Şimdi Önderlik demokratikleşme ile demokratik entegrasyonla bu kopukluğun çözülmesini istiyor. Burada Kürt varlığını tanıma var. Şart, Kürt varlığını tanıyacak. Kürt halkının diliyle, kimliğiyle, kültürüyle varlığını sürdürmesi tanınacak. Öz yönetimi tanınacak. Bunlar tanınmadan entegrasyon olamaz. Bazılarının dediği gibi Kürtlerin bütün taleplerden vazgeçip devletle bütünleşmesi değildir. Öyle bir şey yok. Bu kopukluğu yaratan etkenlerin kaldırılması temelinde bir entegrasyon olacak. Bu kopukluğun neden olduğu, bu itirazın neden olduğu da herkes tarafından bilinmektedir.
Biz de bunu 50 yıldır her gün söylüyoruz. Bu açıdan tabii ki bu demokratik entegrasyona doğru yaklaşmayarak, demokratik entegrasyon doğrultusunda adımlar atmayarak, ister istemez tabii ki çeşitli çevreler çarpıtıyor. Yani ne diyor, onlara adım atmayınca o zaman zaten ne oluyor? Demokratik entegrasyon, demokratikleşme doğrultusunda ne olmuyor? Adım olmuyor. Adım atılmayınca, demokratik entegrasyon tabii ki anlamsız hale geliyor. O ayrı. Önder Apo’nun, bizim bahsettiğimiz demokratik entegrasyon, demokratikleşme temelli Kürt sorununun çözümüdür. Bu olmayınca tabii ki demokratik entegrasyonun aleyhinde de konuşulur. Diyelim süreç aleyhinde de konuşulur yani. Biz bunu bir mücadele süreci olarak görüyoruz. Evet, sonuç alınırsa alınır, alınmazsa bu mücadele tabii farklı yol yöntemlerle devam eder. Bu yönüyle belirttiğiniz gibi bu tür çarpıtmaların temeli iktidarın politikasıdır, adım atmamasıdır. Yani bir buçuk yıldan fazla oldu, somut bir şey görünmeyince tabii ki çarpıtmalar da olmaktadır.”
ROJAVA’DA ENTEGRASYON
Kuzey ve Doğu Suriye’deki entegrasyonda yaşanan sorunlar ve Kürtçe tabelanın sökülmesi ardından başlayan süreci değerlendiren Karasu, “Televizyona yansıdı işte; Arap Cumhuriyeti. Arap Cumhuriyeti olur mu? Orada Kürtler de var, Türkmenler de var, Durziler de var. Bir kere bu sakat yani. Bir kere o zihniyetin değişmesi lazım. Yani eğer bir anayasa olacaksa, yine Arap Cumhuriyeti olacaksa, Kürtler nasıl yaşayacak o Suriye içinde? Diyelim Arapça, İngilizce yapılıyor. Niye Arapça, Kürtçe değil? Kürtçe niye yok? Ya bu bir soykırım kafasıdır. Bir halkın dilini yok say! Ya orada yüz binlerce çocuk ana dilde eğitim görmüş 15 yıldır. Ne yapacaksın? Yok mu sayacaksın? Tekrar yok kabul etmiyorum, ana dilde eğitim yok mu denilecek? Böyle bir şey olabilir mi yani? Bu soykırım kafasıdır. Bunu kim kabul eder? Yani hep merkeze hakim olacağım. O zaman orada sorun çözülmez. Orada entegrasyon falan olmaz. Entegrasyon öyle anlaşılamaz. Bu entegrasyon falan değildir. Bu Arap Cumhuriyeti’dir. Araplaşacaksınız. Tabii Türk devletinin daha önceki yüzyıldaki politikası hep öyleydi. Evet. Sanki oradan mı taklit ediyorlar? Ama orada sorun mu çözülür?
Türk devleti yüzyıllık baskı yapmış sorun mu çözülmüş? Türk devletinin yapamadığını, başaramadığını sen mi başaracaksın? Gerçekten hangi akıl? Bu akılla o Suriye’deki rejim bir yere varamaz. Varamaz yani. Kürt de kabul etmez. Kürtler bunu kabul ederse yok olmayı kabul ederler. Varlıklarını reddetmeyi kabul ederler. Edebilirler mi? On binlerce şehit vermişler. Bu yönüyle Rojava’daki halkın, orada Kürtlerin kabul etmesi mümkün değildir. Arapların çoğu da bunu kabul etmez. Araplar şimdiye kadar 15 yıldır Kürtlerle kardeş yaşıyorlardı. Arapların hiçbir okuluna karışılıyor muydu? Bütün Araplar kendi dilleriyle eğitim görüyordu. Özerk yönetim onların kendi dilleriyle eğitimine karışmış mı? Arap yok mu sayılmış? Şimdi kalkıp bunların yapılması gerçekten akıl dışıdır yani. Bütün Kürtlerin ayağa kalkması lazım. Diline, kültürüne, kimliğine saldırılırsa 7’den 70’e tüm Kürtlerin ayağa kalkması lazım. Kadın, çocuk, yaşlı hepsi ayağa kalksın. Ne yapacaklar?
KÜRTÇE HUTBE YASAĞI
Şimdi, benzer bir şey de Bakur’da oluyor. Diyadin’de sanırım Wan müftüsü fetva vermiş. Demiş, hutbeler Türkçe olacak. Ve şunu demiş, tek bir kişi bile Türkçe anlamıyorsa hutbeler Türkçe olacak. Ya bu kadar gerici, bu kadar yani! Artık ne diyeceksin? Akıl dışı, bu kadar Kürt karşıtlığı, Kürt dili karşıtlığı bir yaklaşım olabilir mi? Bir kişi bile diyor, Türkçe anlamazsa hutbeler Türkçe olacak. Ya orada toplumun yarısı Türkçe anlamıyor. Ne olacak? Yani böyle laf mı olur? Böyle söz mü olur? Bu söze Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanı ne diyor? Kürtler ne diyor? Bu önemli. Kürtler görmeli yani. İnançlı Kürtler görmeli. O AKP’ye oy veren Kürtler de görmeli. Tek bir kişi Türkçe bilmiyorsa o hutbeler Türkçe olacak. Tek bir kişi değil de yüzlerce, binlerce insan Türkçe bilmiyor. O ne olacak? Aslında o fetvanın anlamı şudur; hutbeler Kürtçe olmasın anlamına gelir. Özünde o. Çünkü orada bir değil binlerce, yüzlerce neyse Türkçe anlamayan var. Yani hele böyle bir süreçte, Kürt sorununun çözümü tartışıldığı süreçte böyle bir fetvanın verilmesi utanç vericidir. Dinde dil dayatması da kendi başına trajik bir durumdur.
Ya dinde yok. İslamiyet’te öyle bir şey yok. Bu İslam karşıtlığı. Bu din adına yapılmıyor; bu şovenizm, Kürt karşıtlığı adına yapıyor. Din adına kimse onu söyleyemez yani. Hatta din adına söylediği için onun artık dindarlar içinde yürüyememesi lazım. Hiçbir imam, hiçbir din adamının onun yüzüne bakmaması lazım. Sen ne oluyor da böyle bir hutbe veriyorsun, bizim dinimizi bu hale getiriyorsun, bizim dinimiz böyle midir demeleri gerekiyor. İşte Kürt’e yaklaşımın, Kürt düşmanlığının geldiği düzeyi buradan anlamak lazım” dedi.
GÜLİSTAN DOKU: DEVLETİN KÜRDİSTAN’A YAKLAŞIMI
Gülistan Doku dosyasındaki gelişmeleri değerlendiren Karasu, şunları ifade etti: “Şimdi devlet içi kirli ilişkiler var da, asıl devletin yaklaşımı. Bu, devletin Kürt’e yaklaşımının kadınlara yansımasıdır. Kürdistan’daki bilmem polis, uzman çavuş, bilmem kim, şu bürokrat, bu bürokrat bunlar gelmişler Kürdistan’a; Kürdistan’da Kürt halkına her türlü hakareti yaparız diyorlar. Kürt kızlarını, Kürt gençlerini bilmem cinsel istismar yapacak obje olarak görüyorlar. Ya böyle olabilir mi? Kürdistan’a yaklaşımdır bu, Kürtlere yaklaşımdır. Kürt gençlerini, Kürt kızlarını kendi bilmem neyle tatmin etme aracı olarak görüyorlar. Bu alçaklık!. Bu artık devlet içindeki bilmem kirli ilişkiler falan değil yani. Kürt’e yaklaşımın ortaya çıkardığı durumdur. Ya bir alçak demedi mi Siirt’te; “dağa çıkacaklarına, gitsinler fuhuş yapsınlar”. Kürt kadınına, Kürt insanına yaklaşım böyle yani. Buna toplumun izin vermemesi lazım. Toplumsal ahlakın izin vermemesi lazım. Böyle bir durum olduğunda o bürokrat mı, polis mi, subay mı, uzman çavuş mu, Kürt kadınına, Kürt kızına böyle yaklaştığı zaman halk isyan etmeli.
Kimse bunu yapmaya cesaret edememeli. Cesaret etmeleri bile gerçekten utanç verici. Nasıl cesaret ediyorlar ya? Kürt’ten korkmalıdırlar. Yaparsak bilmem bize ne yaparlar, linç eder, bizi yaşatmazlar demeliler yani. Bu alçaklar bunu düşünmeli. Kadınlar örgütlenerek, gençler örgütlenerek, toplum örgütlenerek onların böyle yapmalarına izin vermemeliler. Yapanlara da Kürdistan’ı dar etmeleri gerekiyor. 90’lı faili meçhul cinayetler vardı. Direnen insanları katlediyorlardı. Evet yine var. Faili meçhul cinayetler var. Devlet içindeki o çelişkilerden de yapıyorlar ama bu daha farklı bir şey yani. Baştan aşağıya Kürt toplumuna, Kürt kadınına, Kürt gencine ahlaksızca bir yaklaşımı fark ediyorlar. Toplumun ahlakını çiğneyerek topluma saldırıyorlar. Gerçekten buna izin verilmemeli. Yani bunu yapanların, bu tür adım atanların, bu tür düşünenlerin tabii Kürdistan’da yaşatılmaz hale getirmesi gerekiyor.”
MA
















