■ Politika’dan Yorum
Epey bir zamandır Türkiye’de, Kürt halkının “Barış ve Demokratik Toplum” devletin “Terörsüz Türkiye süreci” diye adlandırdığı “süreci” askıda bırakan Saray rejimi, bahane olarak SDG’nin askeri entegrasyonu meselesini öne sürüyordu, sürmeye de devam ediyor.
HTŞ yönetimi ile SDG arasında bu konuda anlaşmaya varılmışken, TC devleti bu anlaşmanın açıklanmasını hemen engelledi.
SDG’nin tek tek bireyler halinde Suriye ordusuna katılmasını ve tüm sivil-idari kurumlarını dağıtmasını dayattı.
Ne ki, faşist rejim açısından bunların hepsinin bahane olduğu açıktır. Bir yılı aşan bir zamandan beri Kürtleri oyalayan rejimin gerçek perspektifinin ne olduğunu görmek için, Suriye Kürtlerine tanınacağı söylenen sözde “haklara” bakıldığında görülen şudur:
Gerek Kürt kararnamesinin gerekse ateşkes-anlaşmasının dilinin tamamen Saray’ın diliyle aynı olduğu apaçık görülüyor.
MHP lideri Bahçeli de 18 Ocak tarihli açıklamasında, rejimin Türkiye Kürtleri için Suriye’ye atıfla nasıl bir özgürlük düşündüğünü, gayet açık göstermektedir.
Onyıllardır Kürt halkına her türlü zulmü reva görenler, gerek ülke içinden gerekse ülke dışından güçlü bir baskı gelmedikçe, bilinen malum tavırlarından tavize hiç mi hiç yanaşmıyorlar.
Kürt halkının büyük bir kesimi bu gerçeği görür durumdadır.
Halep ve sonrasında olanlar, faşist rejimin Kürtler için samimiyetini, inandırıcılığını bütünüyle ortadan kaldırmıştır.
Erdoğan’ın Kürtlerin barış ve özgürlük hasretini, kendi yeni Osmanlı hayalleri ve faşist rejimin bekası için kullandığı, Kürtleri oyaladığı ve uygun an geldiğinde hem içeride hem dışarıda saldırıya geçtiği yaygın biçimde konuşulmaktadır.
Bahçeli’nin son günlerdeki açıklamalarında kullandığı ‘tatlı’ dilini, zehirli dile çevirdiğinin herkes farkında.
Trump’tan aldığı aşağılık destekle coşan faşist Erdoğan rejimi, müzakere yürütüp silah bırakmasını sağladığı PKK ile birlikte SDG’yi de yeniden “terörist” ilan etmiştir. Bahçeli, “SDG’nin Kürtlerin temsilcisi olmadığını”, Fırat’ın batısıyla yetinilmeyip doğusunun da “SDG’den temizlenmesi” gerektiğini söylemektedir!
Üstelik Şam’daki HTŞ, SDG ile anlaşmalar imzalarken, bakan yardımcıları, valiler ve diğer üst düzey makam ve mevkiler için Mazlum Abdi’den isim listeleri beklerken, zehirli dil kullanılıyor.
Dahası, Kürtlere gelince Suriye’nin bütünlüğünden, tüm bölgelerin merkezi yönetime devrinin derhal gerçekleştirilmesi gerektiğinden dem vuranlar, yıllardır Kürtlerden gasp edip işgal ettikleri Afrin, Tel Abyad gibi bölgeleri terk etmeyi asla gündeme getirmemektedirler.
Bu bir yana, İsrail’in işgali altında olan Suriye toprakları konusunda da ağızlarını açmamaktadırlar.
Yalancılık, iki yüzlülük ve alçaklık burjuva politikanın ve politikacıların mayasında vardır. İçinden geçtiğimiz dönemde bu, Trump’ından Barrack’ına, Erdoğan’ından Bahçeli’sine, her gün birbirinden çarpıcı örnekleriyle görüldüğü üzere, çok daha pervasızca yapılmaktadır.
Altını çizelim: Suriye’de Kürt halkı varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakılmışken, Türkiye’de rejim ve yandaş medyası tarafından estirilen şovenizm rüzgârına sağıyla, çakma “soluyla” tüm devletçi kesimler de eşlik ediyorlar.
“Amerikan emperyalizmiyle işbirliği yapanlara Oh Olsun” tavrında olanlar, Erdoğan rejiminin Suriye’deki cihatçı barbarlarla işbirliği halinde Kürtleri teslimiyete zorlaması karşısında zerre rahatsızlık duymuyorlar.
‘Anti-emperyalizm’ kılığına bürünmüş bu zehirli şovenizme asla prim verilmemelidir.
üçüncü dünya savaşı tüm Ortadoğu’yu cayır cayır yakıyor.
Gazze Filistinliler’den arındırılıp yeniden inşa edilmek ve bu haliyle İsrail’e sunulmak üzere Trump’ın sözde “Barış Kurulu”na paspas edilirken, Lübnan İsrail’in saldırılarının hedefiyken ve İran bu kez çok daha güçlü bir şekilde hedefe koyulmuşken, Suriye’de de, Türkiye’de de barıştan, haktan, demokrasiden, istikrardan söz etmek kocaman bir aldatmacadır.
Savaşın alevleri, zalimlerin zulmü tüm coğrafyada emekçileri yakmaktadır.
Sadece işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların emperyalist, kapitalist egemenlere bel bağlayamayacağını göstermektedir.
Üçüncü emperyalist dünya savaşının, Ortadoğu ayağında zulüm, zorbalık tırmanıyor.
Bu gerçekliğin daha geniş yığınlar tarafından algılanıp bilince çıkarılarak, mücadelenin genişlemesinin nesnel zeminini de güçlendirmektedir.
Son HTŞ -SDG mutabakatına Şam’ın ne kadar uyacağını göreceğiz.
Genel olarak tüm Kürdistan coğrafyasında, Avrupa ve Amerika kıtasında Kürt halkı tüm uluslardan dostlarıyla sokaklarda yeri göğü inletiyor. Varılan mutabakata kuşkuyla bakıyor.
Su uyuyor, düşman emperyalistler uyumuyor. Kürt halkı da uyumuyor.
Türkiyeli Komünistler, uyumayan Saray rejimini de, Kürt halkını da görüyor, ezilen, direnen Kürt halkının saflarında konumlanıyor.
Varılan mutabakat, son nokta değildir, sadece bir virgüldür. Kürt halkının mücadelesi sürüyor, sürecektir.
DEM Parti Eş Başkanı Tuncer Bakırhan, “Eğer Suriye rejimi 30 Ocak’taki mutabakata uyar, bunu doğru bir zeminde hayata geçirirse, başta Suriye olmak üzere Ortadoğu kazanır, Türkiye kazanır, hepimiz kazanırız. Oradaki demokratik adımlar buradaki sürecin ilerlemesini sağlar.” diyor. Tuncer Bakırhan’a katılmamak mümkün mü?
“Komünist“ sıfatıyla Ankara’ya “meydan okuyoruz” diyenler ve benzerleri şovenizm bataklığında debelenirken, direnen Kürt halkının gerçek devrimci, sosyalist dostları ve Türkiye Komünistleri, DEM Parti eş başkanından farklı düşünmüyorlar.

















