Meclis Komisyonu üyeleri Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmenin tutanakları dün yayımlandı. Meclis tarafından tutanakları yayımlanan görüşmede yer alan Gülistan Kılıç Koçyiğit, tutanaklara dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.
Görüşmenin ardından hem siz hem de partiniz, tutanakların kamuoyuna açıklanması gerektiğini ısrarla dile getirmiştiniz. Ancak yapılan tüm çağrılara rağmen tutanakların paylaşılmayacağı yönünde bir tutum sergilendi ve tutanaklar dün yayımlandı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, biz 24 Kasım tarihinde komisyonun üç üyesi olarak, komisyon kararıyla İmralı’ya gidip Sayın Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirmiştik ve o görüşmeden sonra da aslında, üç görüşmeyi gerçekleştiren, üç üyenin de imzasının olduğu tutanağın kamuoyuna ve özellikle de öncelikli olarak tabii ki komisyona açıklanması gerektiğini ifade ettik. Komisyonun adaya gidişinden sonra yapılan ilk toplantı 4 Aralık tarihindeydi ve 4 Aralık tarihinde biz, bu tutanağın mutlaka komisyonun üyelerine okunması gerektiğini söyledik. Fakat ne yazık ki bu talebimiz karşılık bulmadı. Bu sadece bizim talebimiz de değildi. Komisyonda bulunan bütün siyasi partiler gerek koordinasyon toplantısına gerekse kamuoyunun önünde, yani komisyon toplantısında, tutanakların mutlaka kamuoyuna ve komisyon üyelerine açıklanması gerektiğini söylediler. Fakat o zaman bir özet yayımlandı. O özette hiçbir bilgimiz olmadığını zaten komisyon olarak kamuoyuna da duyurduk. Bilgimiz dahilinde değildi ve o anlamıyla onayladığımız, ortaklaştığımız bir metin değildi. Ama biz ondan sonra da kamuoyuna yaptığımız açıklamada, mutlaka bütün tutanağın bir bütün olarak açıklanması gerektiğini ve bu talebimizin baki olduğunu söylemiştik. O anlamıyla, üzerinden iki ay geçmiş olmasına rağmen bu tutanakların yayımlanmış olmasını doğru bulduğumuzu ifade edelim.
Söz konusu metnin öncelikle komisyon toplantısında gündeme getirilmesi ve üyelerin bilgisine sunulması gerekirken bu biçimde yayımlanmasını nasıl karşıladınız?
Tabii komisyonun kendi hukuku bakımından çalışma hukuku ve ilk etapta ortaklaştı, çalışma yönetmeliği açısından sıkıntılı buluyoruz. O da yayınlanmanın biçimi açısından. Yani bunu komisyonun toplantısında ifade etmek, komisyon üyelerinin önce bilgisine sunmuş olmanın daha doğru bir yöntem olacağını ifade edelim. Fakat en nihayetinde geç de olsa yayınlanmış olmasından memnuniyet duyduğumuzu ifade edebiliriz.
Tutanakta Abdullah Öcalan, “Kürt sorunu çözülmeden Suriye dosyası çözülemez” ifadesini gördük. Abdullah Öcalan bunu görüşmede nasıl açtı, sizce burada tam olarak ne demek istiyor?
Pozitif adımlar atıldıkça, süreç ilerledikçe ve derinleştikçe bütün bölgeye de pozitif katkıları olabilecek; bölgenin barışına, demokrasisine katkı sunabilecek bir süreç olarak değerlendirdiğini ifade edebiliriz
Tutanaklar aslında bütün açıklığıyla duruyor. Tutanaklar üzerinden yorum yapmam doğru olmaz, ama şunu söyleyebilirim: Görüşme içeriği açısından, yani görüşme sırasında Sayın Öcalan’da aslında bu süreci bütün bölgeyi etkileyecek bir süreç olarak; yani Türkiye’de başlayan, aslında 1 Ekim 2024 tarihinde bizim sıralara gelip MHP liderinin bizimle tokalaşmasıyla başlayan süreç, ardından 27 Şubat çağrısının kendisine sadece Türkiye ile sınırlı bir süreç olarak ele almadığını ifade etti. O anlamıyla bu süreç ilerlediğinde bunun bütün bölgeye etkileri olacağını söyledi. Suriye’ye de Irak’a da ve hatta ileride, ileri aşamalarda İran’a da etkileri olabileceğini ifade etti. O anlamıyla sürecin en nihayetinde tabii ki burada başlaması çok doğru. Ama pozitif ilerledikçe, pozitif adımlar atıldıkça, süreç ilerledikçe ve derinleştikçe bütün bölgeye de pozitif katkıları olabilecek; bölgenin barışına, demokrasisine katkı sunabilecek bir süreç olarak değerlendirdiğini ifade edebiliriz. O anlamıyla bir öncelik–sonralık sıralaması olarak ifade etme meselesi olarak değil, aslında bütün bölgeyi etkileyebilecek bir demokratik barış ve demokratik toplum süreci olarak değerlendirdiğini söylersek yanlış yapmış olmayız.
Yine tutanakta önemli olarak altı çizilen bir diğer husus ise, Abdullah Öcalan “SDG’nin statüsü geçici askeri dengelere bırakılamaz” ifadesi var. Bu konu görüşmede detaylı açıldı mı?
Aslında açıklanan tutanakta Sayın Öcalan, Suriye konusunda görüşlerini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Öncelikle Suriye’de de Türkiye’de de üniter devlete karşı olmadığını; fakat bu üniter devletin nasıl olması gerektiği sorusunu sormak istiyor ve bunu konuşuyor. Yani yerel demokrasi, demokratik bir Suriye, demokratik bir Türkiye ve demokrasinin gereklerine dair belirlemeleri var. O anlamıyla tutanakta çok açık ve net -ki benim daha önce sizin ajansınızda verdiğim röportajda da ifade ettiğim gibi- Suriye’nin çok yaralı bir coğrafya olduğu, çok acılı bir coğrafya olduğu yönünde geniş bir konuşma zemininde bunları dile getirmişti. Bu anlamıyla bugün Suriye’nin ihtiyacı olan şeyin de demokrasi olduğunu, Türkiye’nin ihtiyacı olan şeyin de aslında demokrasi olduğunu ifade ediyor. O anlamıyla aslında demokratik ulus paradigmasını açık ve net bir şekilde orada ifade etti. Yani Suriye’nin sadece Araplardan müteşekkil olmadığını; orada Türkmenlerin, Ermenilerin, Çerkeslerin, Kürtlerin olduğunu ve bütün bu halkların kendi örgütlenmelerini yaparak, kendi sivil toplumlarını, kendi cemiyetlerini kurarak aslında sisteme demokratik katılımlarının oluşması gerektiğini ifade etti. O anlamıyla bütün bunun içerisinde tabii ki SDG’nin kendisi, yani SDG’ye dair özgün olarak şöyle bir, şöyle olsun gibi bir değerlendirmesi olmadı.
Ama şunu söyleyebiliriz: Bu, Türkiye’de çokça konuşulan silah tartışması açısından ki tutanakta da var. İç asayiş diye ifade ediliyor. Hatta “bekçiler var burada” diye geniş tartışma içerisinde ifade etmişti. Yani bunun gibi; işte bir kısmı İçişleri Bakanlığına, bir kısmı Milli Savunmaya bağlanabilir ve bu şekilde olabilir denmişti. O anlamıyla aslında demokratik bir sistemin kurulması, yerel demokrasinin güçlenmesi ve o demokratik sisteme Kürtlerin ve diğer halkların katılımını öngören entegrasyonu öngören bir politik perspektif olduğunu ifade edebiliriz. O anlamıyla aslında tarihsel bir tutarlılık, bir fikrî takip açısından Sayın Öcalan’ın dünden bugüne söylediği şeyleri görüşmede komisyona da ifade ettiğini söyleyebiliriz. O da demokratik ulus meselesi, demokratik yerel yönetimlerin, yani yerel yönetimlerin güçlenmesi, yerel demokrasinin güçlenmesi ve devletin demokratik dönüşümü aslında. Genel olarak bunu ifade edebiliriz. Bunu tutanaktan da çok rahat bir şekilde okuyabiliriz. Özellikle Şara şahsında yaptığı değerlendirme. Yani yerel demokrasi olmazsa, demokratik bir sistem olmazsa Şara’nın da bir diktatöre dönüşebileceğine dair belirlemeleri var. O anlamıyla orada altını kalın kalın çizdiği şey aslında demokrasi vurgusu. Yerel demokrasi, halkların öz örgütlülüklerini sağlayarak sisteme katılımlarının sağlanması meselesine vurgu yapıyor.
Abdullah Öcalan’ın demokrasi vurgusuna rağmen, Suriye’de Kürtlere dönük saldırılar devam ediyor. Kürtlere dönük bu tehdidi nasıl okumak lazım?
O anlamıyla bugün saldırı altında olan şey, Sayın Öcalan’ın düşünceleriyle hayat bulan Rojava gerçeğidir.
Bugün altında olan Rojava’da nedir diye düşündüğümüzde, aslında Sayın Öcalan’ın paradigmasıyla yaşam bulan; halkların öz örgütlülüğünün sağlanması, kendi coğrafyalarında, kendi topraklarında eşit, özgür, demokratik bir yaşam kurmalarına dönük paradigması ve onun somutlaşmış hali olan Rojava’ya dönük bir saldırı olduğunu ifade edelim. O anlamıyla bugün saldırı altında olan şey, Sayın Öcalan’ın düşünceleriyle hayat bulan Rojava gerçeğidir. Bunu görmemiz gerekiyor. Bunun altını çizmemiz gerekiyor. O anlamıyla Rojava’nın hakikatine aslında kim ters düşüyor ya da bugün Rojava’nın hakikatini kim karartmak istiyor dediğimizde; aslında HTŞ yönetiminin, Suriye geçici yönetiminin Rojava’da yaşam bulan; birlikte yaşam, demokratik ulus, özgürlükçü yaşam, özgür Kürt ve kadın özgürlükçü paradigmaya yönelik bir tahammülsüzlüğü olduğunu, ifade edebiliriz. O anlamıyla aslında geçmiş pratiğin bugün farklı bir versiyonuyla karşı karşıyayız. Geçmiş yönetim neydi? O da tekçi bir yönetimdi. Bugün de tekçi bir anlayış olduğunu görüyoruz. Üstelik bunun üzerine Selefi bir aklın, cihatçı bir aklın aslında merkezileştirilmeye, Suriye’de devletleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Ve bu cihatçı Selefi aklın da oradaki farklılıklara tahammül etmeyen, oradaki farklılıkları boğmaya çalışan, halkları, inançları, kültürleri boğmaya çalışan bir anlayışla yol aldığını görüyoruz. İşte Rakka’yı aldıklarında, oradaki bir kasabaya IŞİD bayrağı dikilmesinden bunu görebiliyoruz. O anlamıyla hiç kimse bize buradaki Suriye yönetiminin çok özgürlükçü olduğu, Kürt’ün de hakkını tanıdığı, hukukunu tanıdığı, Alevi’nin de hakkını tanıdığı, Dürzi’nin de hakkını tanıdığı gibi bir anlatı içerisinde bulunmasın. Çünkü biz ne yaşadığımızı biliyoruz. Halkımız ne yaşadığını biliyor. Yaşadığımız şeyin kendisi de ilmek ilmek, 13 yıl boyunca örülen; 13 yıl boyunca halkların en güvenli limanı olan, oradaki inançların en güvenli limanı olan Rojava’nın, Öcalan’ın paradigmasıyla hayat bulan Rojava’nın bugün HTŞ zihniyeti tarafından yok edilmeye çalışıldığı gerçeğinin kendisidir.
İmralı tutanaklarında Abdullah Öcalan, Suriye konusunda üniter devletle bir sorunu olmadığını, ancak yerel demokrasi ve güçlü bir sivil toplum inşa edilmeden sürecin aceleye getirilmesinin Suriye’yi yeni bir diktatörlüğe sürükleyebileceğini vurguluyor ve “acele etmeden, birlikte çalışmak gerekir” diyor. Buna karşılık devletin yaklaşımı, süreci daha çok Suriye’de Kürtlerin silahsızlandırılması ve kısa vadeli güvenlik başlıkları üzerinden, hızlı sonuç alma hedefiyle ele alıyor. Öcalan’ın uzun vadeli, toplumsal ve siyasal inşa perspektifi ile devletin hız ve güvenlik odaklı yaklaşımı arasındaki bu zamanlama ve öncelik farkını nasıl okumak gerekir; sizce bu farklılık sürecin geleceğini nasıl etkiler?
Sayın Öcalan’ın genel yaklaşımı, sorunları her zaman müzakere ve diyalog yoluyla çözmek üzerine kurulu. Bunu açık ve net söyleyelim. Bu diyalog ve müzakere süreci, Kürtlerin hak ve hukukundan feragat etmek anlamına gelmiyor. Özellikle Suriye açısından zamana ihtiyaç var. 8 Aralık 2024’te yönetim değişti ve yeni yönetimin karakterinin açığa çıkması gerekiyordu. Halihazırda ilan ettikleri anayasa, Kürtleri, Alevileri, kadınları ve diğer halkları kapsamıyor; demokratik, kapsayıcı ve Suriye sosyolojisine uygun bir tartışma yürütülmedi. Yapılan seçim de benzer şekilde bu eksiklikleri gideremedi. Bütün bunların zaman alacağı ve sürecin yoluna girmesi için karşılıklı görüşme ve tartışma gerektiği açık. Burada nasıl PKK’yi stratejik bir dönüşüme uğratıyorsa, PKK’nin feshedilmesi ve silah bırakması kararı kendisi açısından nasıl stratejikse; aslında uzun erimli olarak Suriye’nin demokratik olması ve Kürtlerin ve diğer halkların Suriye’nin içerisinde demokratik olarak var olması, kendi kimlikleriyle, kendi ana dilleriyle, kendi kültürleriyle var olması tartışmasına da stratejik baktığını görüyoruz Sayın Öcalan’ın. Ama bir taraftan da Suriye’ye sürekli, işte SDG üzerinden “adım atsınlar” gibi bir basınç olduğunu görüyoruz. Evet, tabii ki adımlar atılmalı. Ama bu adımların karşılıklı olması, birbirini beslemesi, olması gerekiyor. Yani şimdi şu soruyu sormak hepimiz açısından hak değil midir? Gerçekten ortada demokratik, Kürtleri, Alevileri ve Dürzileri kapsayan, çoğulcu bir sistem var mı? HTŞ yönetimi böyle bir sistemi inşa etti mi? Kürtler böyle bir yapıya mı entegre olmak istemiyor ya da böyle bir yapıya Kürtler ayak mı diriyor? Hayır, ortada böyle bir gerçeklik yok. Aksine, biz SDG yönetiminin bütün açıklamalarından şunu görüyoruz; mutabakatlara uymayan, alt komisyonların toplantılarına gelmeyen, işte 4 Ocak toplantısına tek taraflı imza koymayan, “birkaç gün sonra size döneriz” diyen tarafın HTŞ olduğunu görüyoruz. Ya da gelmesi gereken toplantıya gelmesi gereken Colani’nin gelmediğini görüyoruz. Şimdi bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Aslında 10 Mart Mutabakatı’nı uygulatmak istemeyen tarafın SDG olmadığını; 10 Mart Mutabakatı’na direnen, onu uygulatmak ve pratiği değiştirmek istemeyen tarafın HTŞ yönetimi olduğunu görüyoruz.
Neden bunu yapmak istiyorlar?
HTŞ rejimine yüzde 100 angaje olmak, HTŞ rejimini yüzde 100 desteklemek yerine; gerçekten oradaki Kürt’ün hakkını, hukukunu, Alevi’nin, Dürzi’nin hakkını, hukukunu koruyan ve bir eşitler masası kurup bir diyalog kapısını Türkiye’ye sağlayabilir
Çünkü Kürt’ü en aza razı etmek istiyorlar. Kendileri açısından 10 Mart Mutabakatı ileri bir adımdı ve bunu vermek istemediklerini açık ve net görüyoruz. Bugün de 10 Mart Mutabakatı’nın sonuçlarını ortadan kaldıracak bir çatışma zeminini inşa etmeye çalıştıklarını görüyoruz. O anlamıyla burada tabii ki ilk günden beri söylediğimiz şey, Sayın Öcalan’ın hep altını çizdiği şeydir. Bir defa Türkiye’nin yapıcı rolüne çok ihtiyaç var. Türkiye, Suriye’de gerçek anlamda yapıcı bir rol oynayabilir. Kürt’ün hakkını, hukukunu koruyan bir pozisyonda yer alabilir. HTŞ rejimine yüzde 100 angaje olmak, HTŞ rejimini yüzde 100 desteklemek yerine; gerçekten oradaki Kürt’ün hakkını, hukukunu, Alevi’nin, Dürzi’nin hakkını, hukukunu koruyan ve bir eşitler masası kurup bir diyalog kapısını Türkiye’ye sağlayabilir. Bizim ilk günden beri söylediğimiz budur.
Abdullah Öcalan’ın tutanakta “Eğer demokratik şartlar sağlanmazsa Ahmed el-Şara da yarın bir diktatöre dönüşebilir” ifadeleri oldukça dikkat çekici. Bu riski önlemek için Abdullah Öcalan Suriye’de hangi demokratik mekanizmaların acilen kurulmasını önerdi?
Yani aslında tutanakta var. Çok geniş geniş bunu tartışma imkanı olmadı. Bir sürü şey konuşuldu, tartışıldı. Ama Suriye açısından da söylediği şey demokrasi; yerel demokrasinin güçlenmesi ve demokratik bir sistemin inşası. Yani orada dikkat çektiği şey, o anlamıyla işte Hafız Esad’ı örnek göstermesi; Hafız Esad’ın nasıl bir diktatöre dönüştüğü ve sonuçlarının Suriye açısından ne kadar acılı olduğunu, Suriye’yi nasıl paramparça ettiğini, nasıl aslında acılı bir coğrafya haline, yaralı bir coğrafya hâline getirdiğini söyledikten sonra, bugün işte Colani’ye dönüştüğünü söylüyor. Yani değiştiğini söylüyor. Bu dönüşüm demokratikse tamam. Ama bu dönüşüm demokratik olmazsa, Şara da bir diktatöre dönüşür ve Suriye’ye vaat edeceği şey ne olacaktır? Kan, acı ve gözyaşı olacaktır. Aslında özetle Sayın Öcalan’ın vurgulamak istediği şey biraz budur.
Selman Güzelyüz – Ömer Güngör / MA

















