Sömürgeci-Gangster Kapitalist Emperyalizm yazı dizisinin son bölümünü kaleme alan İktisatçı Mustafa Durmuş, ABD’nin Venezuela operasyonunu tarihsel bağlamda ele aldı. “Chavez’in uyguladığı program, Venezuela’nın petrol dışı kapitalist sektörü, petrol endüstrisi ve çokuluslu şirketler tarafından elde edilen değerin yeniden dağıtımına yönelikti. Yani petrol dışı sektörlerin mülkiyeti ve üretimi, ekonomiyi planlamak için devlet kontrolü altına alınmadı.” diyen durmuş, Maduro’nun halk desteğini büyük ölçüde kaybettiğini belirtti. Mustafa Durmuş’un yazısının tamamı şu şekilde:
Venezuela’da yaşananlar, tüm Latin Amerika için bir ders niteliğinde. 1980’lerden bu yana alt kıtanın sanayisizleşmesi ve emtia ihracatına olan bağımlılığın artması, tüm bu ekonomileri emtia fiyatlarındaki (tarım, maden ve petrol) dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bu da Amerikan emperyalizminin gölgesinde ulusal kapitalistlerin ve ekonomilerin zayıflığı göz önüne alındığında, bağımsız bir ekonomi politikası izlemeyi imkânsız hale getiriyor. (1)
VENEZUELA BU DURUMA NASIL DÜŞTÜ?
Venezuela’nın trajedisi, her şeyin petrole ve petrol fiyatına bağlı olmasıydı, petrol dışı sektörlerde çok az gelişme vardı ya da hiç yoktu ve bu sektörler zaten özel şirketlerin elindeydi. Devletin kontrolündeki makro düzeyde bağımsız bir ulusal yatırım planı ve programı yoktu. Buna ek olarak ABD’nin yaptırımları ve hükümetin sürekli olarak altüst edilmesi, Bolivarcı Chavista Devriminin günlerinin sayılı olduğunu göstermekteydi.
Venezuela özgülünde Chavez Hükümetinin büyük umutlarının nasıl bu hale dönüştüğünün bir kaç nedeni olduğu ileri sürülebilir: (i) ABD emperyalizmi ve yaptırımları sonucunda, ülkede dayanılmaz boyutlara erişen enflasyon, işsizlik, yoksulluk (ii) Venezuela seçkinlerinin (başta üst düzey ordu mensupları olmak üzere) entrikaları ve büyük çaplı yolsuzluklar (iii) Chavez’in ufkunun ve ömrünün Venezuela’da sermayenin ekonomik egemenliğine son vermeye yetmemesi, halefi Maduro’nun ise Devrime bağlı kalmaması, aksine yoluna büyük yolsuzluklar ve çok sert bir otoriterlikle devam etmesi.
MADURO HALK DESTEĞİNİ BÜYÜK ÖLÇÜDE KAYBETMİŞTİ
Nitekim ABD’nin yaptığı saldırı teknik olarak çok iyi yürütülmüş olsa da ağır silahlarla donanmış Venezuela silahlı kuvvetlerinin çok az direniş göstermiş olması düşündürücüdür. Bu durum, Maduro’nun halk desteğinden yoksun olduğunu açıkça ortaya koyuyor. (Bu arada Trump’ın Maduro’yu devre dışı bırakmak için rejim içindeki bazı unsurlarla anlaşma yaptığına dair kanıtlar giderek ortaya çıkıyor).
Maduro Hükümeti, yaşam standartlarını sürdürmek için büyük dış borçlar biriktirmeye başladı. Venezuela şu anda dünyanın en borçlu ülkesi. Hiçbir ülke, GSYH veya ihracatın payı olarak daha büyük bir kamu dış borcuna sahip değil veya ihracatın payı olarak daha yüksek bir borç servisiyle karşı karşıya değil. 2014’ten 2021’e kadar Venezuela, modern tarihin en kötü ekonomik krizlerinden birini yaşadı: ekonomi yüzde 86 daraldı, yoksulluk 2019’da tahminen yüzde 96’ya yükseldi, enflasyon aynı yıl yüzde 350 bin gibi absürt bir seviyeye ulaştı, 2018’de nüfusun neredeyse üçte biri yetersiz beslenme sorunu yaşadı ve Venezuelalıların yaklaşık dörtte biri (şu anda 7,7 milyonu aşan) benzeri görülmemiş bir göç dalgasıyla ülkeyi terk etti. (2)
EKONOMİ YETERİNCE SOSYALLEŞTİRİLEMEDİ
Chavez’in uyguladığı program, Venezuela’nın petrol dışı kapitalist sektörü, petrol endüstrisi ve çokuluslu şirketler tarafından elde edilen değerin yeniden dağıtımına yönelikti. Yani petrol dışı sektörlerin mülkiyeti ve üretimi, ekonomiyi planlamak için devlet kontrolü altına alınmadı.
BAŞARISIZ OLAN SOSYALİZM Mİ?
Sağcı ana akım iktisatçılar bize, “Venezuela’nın sosyalizmin işe yaramadığını kanıtladığını söyleseler de” 21. yüzyılda Venezuela tarihinden çıkarılacak ders; “sosyalizmin” başarısızlığı değil, görünüşte tek varlığı petrol olan zayıf (ve giderek izole olan) bir kapitalist ülkede sermayenin kontrolünü sona erdirememenin çok riskli olduğudur.
Çünkü Venezuela’da halkın becerilerine yeterince yatırım yapılmadı, yeni endüstriler ve teknoloji geliştirilmedi (bunlar kapitalist sektöre bırakıldı). Dahası hükümetin yolsuzluğunu denetlemek ve ABD’nin yaptırımlarına ve Venezuela seçkinlerinin neden olduğu tahribata karşı politikalarını yönlendirmek için tabandan bağımsız örgütler aracılığıyla halkın katılımı da söz konusu olmadı.
Özetle, ekonomide sosyalist yatırımlara yönelik herhangi bir adım atılmadığından, Venezuela kapitalizmi yalnızca enerji sektörünün kârlılığına bağlıydı ve bu sektör, petrol fiyatlarının çöküşü ve ABD’nin yaptırımları sonrasında ölümcül bir sarmalın içine girmişti. (3) (Bu durum da tek başına komünlerin inşa edilmesinin sosyalist dönüşüm için yeterli olmadığını ortaya koyuyor).
Emperyalizm ve faşist tırmanış el ele gidiyor
Emperyalizmin mazlum ulusları yeniden kolonileştirme (sömürgeleştirme) döneminden geçiyoruz. Bu dönemi “gangster emperyalizm” ya da “tekno-sömürgecilik (kolonyalizm)” olarak da adlandırabiliriz.
Böyle bir emperyalizmin sürücü koltuğunda oturan ABD’nin haydut başkanı Trump, Venezuela’yı “yöneteceğini” ve petrolünü ele geçireceğini iddia ediyor. Bu tür planlar göz önüne alındığında, bu dönemin “güçlü olanın haklı olduğu ve başka hiçbir şeyin öneminin kalmadığı bir dünya düzeninin hedeflendiği” açık.
Ayrıca emperyalist sistem, son on yılların en tehlikeli döneminde girmiş bulunuyor. Bu sistem, Trump’ın somut örneği olduğu aşırı sağcı, faşizan siyaset ve tarihsel olarak yüksek düzeyde ekonomik ve askeri rekabet tarafından besleniyor.
ABD KONTROLLÜ “YENİ DÜNYA DÜZENİ”
ABD kontrollü yeni dünya düzeninde; dünya petrol ticaretinin (diğer kıymetli metaller ve Antartika’daki su kaynaklarının olduğu gibi) kontrolünün ABD’nin ayrıcalığı olmaya devam etmesi hedefleniyor. Sadece petrol değil, diğer ihracat ürünleri de ABD doları cinsinden fiyatlandırılacak ve batı emtia borsaları aracılığıyla pazarlanacak, ödemeler ise sadece SWIFT sistemini kullanan Batı bankaları aracılığıyla yapılacaktır. Ayrıca, uluslararası petrol ihracatı gelirleri, (tercihen) ABD Hazine tahvilleri, şirket tahvilleri ve banka mevduatları şeklinde, ABD’ye ödünç verilecek veya ABD’ye yatırılacaktır. Keza fosil yakıtların yerine “yeşil” enerji alternatifleri teşvik edilmeyecek, küresel ısınma ve aşırı hava olayları inkâr edilmeye devam edilecektir.
“Sınırsız yetkili, sıfır sorumlu” ABD emperyalizmi
Daha da önemlisi, hiçbir uluslararası yasa ABD kurallarına veya politikalarına uygulanmayacak veya bunları sınırlamayacaktır. ABD ve onun müttefiki devletler, Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası mahkemeler aracılığıyla yapılan girişimler de dahil olmak üzere, politikalarını engellemeye yönelik yabancı girişimlerden muaf tutulacaktır. ABD, BM Güvenlik Konseyi kararlarını veto etme yeteneğini koruyacak ve karşı çıktığı BM Genel Kurulu kararlarını ve uluslararası mahkeme kararlarını basitçe görmezden gelecektir. ABD müesses nizamının hedefi budur. (4)
SAVAŞ HENÜZ KAYBEDİLMİŞ DEĞİL!
Diğer yandan, tarih egemenlerin her zaman her istediklerini yapamadıklarının sayısız örneği ile de doludur. Bu yüzden de emperyalistlerin tüm kozları ellerinde tuttuğunu düşünmek her zaman cazip olsa da emperyalist savaşlara ve sömürgeciliğe karşı muhalefet her zaman mümkündür (ve gereklidir).
Yani bu dönem uzun süre devam edemez. Emperyalizmin kurbanı olan dünya halkları (özellikle de azgelişmiş dünyanın halkları), bir kez daha emperyalist egemenliğin boyunduruğu altında kalmaya razı olmayacaktır. Böylece, eğer yeniden sömürgeleştirme döneminde olduğumuz tespiti doğruysa, dünya halklarının buna yanıtı; anti-emperyalist, anti-sömürgeci, anti- kapitalist bir direniş olmalıdır.
İdeolojik, politik ve örgütsel yenilenme ihtiyacı
Diğer yandan, emperyalizm olgusunun kendini yeniden hissettirmeye başladığı açık bir gerçek olsa da onunla mücadele edebilmek için emperyalizm ile ilgili görüşlerimizi, politikamızı ve mücadele yöntemlerimizi de yenilememiz gerekiyor.
Öncelikle, “saldırgan ve müdahaleci bir dış politika anlamında” emperyalizmden bahsedildiğinde, emperyalizm genellikle belirli bir ülke veya güç bağlamında ele alınır. (Örneğin: “Amerikan emperyalizmi”, “Çin emperyalizmi” ya da “İngiliz emperyalizmi” gibi).
“Emperyalizm sadece saldırgan politikalar değildir!”
Mesele politikalarsa ve biz eğer bütün gücümüzü onları durdurmak için seferber edersek, bu politikaların sonu emperyalizmin sonu olduğu anlamına gelmez. Bu, emperyalizm meselesini dış politikalara indirgemek anlamına gelir. Çünkü saldırgan politikalar hiyerarşideki konumu korumanın bir yoludur, dolayısıyla bu politikaların sona ermesi, başka bir gücün devreye girip “ganimet” sahibi olma şansına sahip olacağı anlamına gelir. (Örneğin ABD emperyalizmi gider, boşluğu Çin ya da Rus emperyalizmi doldurur!). Kapitalizm var oldukça emperyalizm hep var olacaktır.
“EMPERYALİZM SADECE DIŞA BAĞIMLILIK DEĞİLDİR!”
Aynı şekilde emperyalizmi sadece bir bağımlılık ilişkisi olarak ele alarak, bağımlı ülkenin egemenliğine saygı gösterilmesinin emperyalizme son vereceğini de varsayamayız. Geçmiş dönemler bize bunun böyle olmayabileceğini kanıtladı. Sömürgecilik karşıtı mücadele dalgası ve ulusal kurtuluş mücadelesi, ezilen halklara muazzam bir kurtuluş getirmiş olsa da kapitalist birikim mantığını nasıl alt edeceğini bilemedi ve yine kendini bağımlı konumunda buldu. Emperyalizm kendisini yeni koşullara uyarladı ve “dengeyi” yeniden sağlamanın bir yolunu buldu. (5)
Anti-emperyalizmin temel ilkeleri neler olabilir?
O halde anti- emperyalist bir mücadele çizgisinin temel ilkeleri şöyle özetlenebilir:
İlk olarak, kendi ülkesindeki otoriter rejimi devirebilmek için ABD ve batı emperyalizmine destek verenler, bu devletlerin tüm dünyada ulusal kurtuluşun ve toplumsal devrimin başlıca düşmanlarından olduğunun bilincinde değildirler. Özellikle de ABD, sefil bir statükoyu dayatmayı amaçlayan başlıca egemendir, bu nedenle uluslararası kolektif kurtuluşun müttefiki değil, olsa olsa rakibi olabilir.
İkinci olarak (diğer yandan), emperyalizme karşı çıkma gerekçesiyle ulus devletin ve onun iktidarının peşine takılanlar, mevcut otoriterliği “vatanseverlik” adına destekleme yanlışlığına düşerler. “Düşmanımın düşmanını dostum” olarak görmek tersinden yapılmış bir hatadır. Bu, ABD’nin emperyal rakiplerini sözde bir direniş ekseni olarak desteklemek biçiminde ortaya çıkan; “kaba anti-emperyalizm”, “sahte anti-emperyalizm” ya da “kampçılık” olarak adlandırılan bir pozisyondur.
Bir başka anlatımla, zalim rejimler, kendilerine direnen insanlara verilen desteği, bu rejimlerin “egemenliğine” yabancı veya emperyalist “müdahale” olarak yorumlar. Biz de aynısını yaptığımızda, bu tiranlıkların işini kolaylaştırırız, onları savunur bir duruma düşeriz. Ölüm kalım mücadelesi içindekiler, ne tür manevi/maddi/askeri desteği talep edecek/kabul edecek/reddedeceklerine karar vermek için özerkliklerine ve egemenliklerine saygı duymamıza ihtiyaç duyarlar. Kendimizi tiranlarla aynı dili konuşurken bulma hatasına düşmemek gerekir.
KABA ANTİ-EMPERYALİZM OTORİTERLİĞE HİZMET EDER!
Böyle bir yaklaşım, demokrasiye karşı savaşlarını emperyalizme karşı bir savaş olarak süslemeye hizmet eden despotlar için bir toplanma çağrısıdır. Çünkü despotizmi gizlemek ve meşrulaştırmak için kullanılır.
Bu yaklaşımı benimsemiş bazı ulusalcı solcular, ulus devletler içindeki veya arasındaki siyasi çatışmalara tepkisini sıfır toplamlı bir seçenek olarak çerçevelendirirler ve en iyi halinde bile her zaman yanıltıcı ve yanlış olan bir kurguyu sürdürürler. Ancak bu kurgu çok tehlikelidir. Zira sadece zalim ulus devletleri yüceltici, faşistleri ve otoriterleri pohpohlayıcı rollere sokmak için anlatısal ve dramatik bir araç olarak hizmet eder.
Bir emperyal güce yaslanarak başka bir emperyal güçle savaşılabilir mi?
Bu yaklaşımın bazı savunucuları daha da ileri giderek, Çin ya da Rusya gibi kapitalist devletlerin bir tür sosyalist alternatifi temsil ettiğini iddia eder (örneğin Xi Jinping’in aşırı sağcı Macaristan başbakanı Viktor Orbán’ı övmesi- Çin ile Macaristan’ın “yeni dönem için her koşulda kapsamlı stratejik ortaklığını” lanse ederken). Böylece yükselen büyük güçleri, alt-emperyal devletleri ve bağımlı ülkelerdeki çeşitli diktatörlükleri destekler bir duruma düşerler. “Maduro’nın Türkiye’deki rejime ilişkin sempatisi” ya da “Türkiye’de ulusalcı yapıların Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini NATO’ya karşı bir savaş olarak değerlendirmesi” bu bağlamda düşünülebilir.
Bu bakış, Çin ve Rusya gibi devletlerin emperyalist doğasını ve İran ve Suriye’deki ve Türkiye’deki gibi rejimlerin karşı-devrimci doğasını, işçiler ve ezilenler için ne kadar baskıcı olurlarsa olsunlar, görmezden gelir. Ve bu ülkelerdeki aşağıdan gelen halk mücadeleleriyle dayanışmaya karşı çıkarak, bu mücadeleleri ABD emperyalizmi tarafından düzenlenen sahte “renkli devrimler” olarak görür.
“Jeopolitik indirgemecilik” öz savunma hakkını reddeder!
Son olarak, soldaki bazı kesimler jeopolitik indirgemecilik pozisyonunu benimsiyor ve çeşitli emperyalist devletlerin yağmacı doğasını kabul ettiklerinden, bunlardan hiçbirini desteklemiyor.
Böyle bir tutumun en sakıncalı yanı, bu güçler ezilen uluslar üzerinde çatışmaya girdiğinde, bu ulusların kurtuluşlarını kazanmak için silahlanma hakları da dahil olmak üzere, “kendi kaderlerini tayin etme haklarını savunmak” yerine, bu tür durumları emperyalistler arası rekabetin tek eksenine indirgemektir. Bu yaklaşım, ezilen ulusların kurban durumunda olduğu gerçeğini inkâr eder.
Kuşkusuz emperyalist güçler, ulusal kurtuluş mücadelelerini vekalet savaşlarına dönüştürüp manipüle edebilirler. Ancak jeopolitik indirgemeciler, bu olasılığı günümüzde meşru kurtuluş mücadelelerine verilen desteği reddetmek için kullanıyor. Oysa Martin Luther King Jr.’ın dediği gibi, “herhangi bir yerde adaletsizlik, her yerde adalet için bir tehdittir. Başkalarının mücadelelerine çarpıtıcı bir kampçı odaktan bakmayı seçtiğimizde, kendi demokratik mücadelelerimizi zayıflatmış” oluruz. (6)
Bu anlamda sosyalist solun konuya yaklaşımı ABD emperyalizmi ile otoriter yoz bir rejim arasında sonuçsuz bir seçim yapmak biçiminde olamaz. Her durumda seçim net olmalıdır: “Ya ezilenlerin direnişini ve hayatta kalmasını destekleriz ya da ezenlerin hayatta kalması konusunda endişeleniriz”. Bu bağlamda ABD emperyalizmine karşı çıkarken, Maduro’nun yozlaşmış rejimini de reddeder ve Venezuela halklarının yanında olduğumuzu vurgularız.
NASIL BİR ANTİ-EMPERYALİZM?
O halde nasıl bir anti-emperyalizm gerekiyor? Bu enternasyonalist anti-emperyalizmdir.
Şu ya da bu emperyalist ya da kapitalist devletin yanında yer almak yerine, bu pozisyonun savunucuları tüm emperyalizmlere ve daha az güçlü kapitalist rejimleri, (onlara karşı emperyalist müdahalelere karşı çıksak bile), reddeder. Dünyanın her yerinde ve istisnasız tüm halkların kurtuluş, reform ve devrim mücadeleleriyle dayanışma içinde olur.
Ulusal kurtuluş davalarında, özgürlük mücadelelerinde kayıtsız şartsız ama eleştirel bir şekilde ezilenlerin yanında yer alır.
Son olarak, bu mücadelelerde, ulusal kurtuluş ile sosyalizmi birbirine karıştırmaz. Bunun yerine, ulusal kurtuluş mücadelelerini sosyalizm mücadelelerine dönüştürmek için bu mücadelelerdeki işçiler ve ezilen halklarla dayanışma inşa etmek ve onların ilerici ve devrimci güçleriyle siyasi ilişkiler geliştirmek gibi bağımsız bir yaklaşımı benimser.
Anahtar sözcükler: Anti-emperyalizm, Bolivarcı Devrim, Jeopolitik indirgemecilik, Kaba Anti-emperyalizm, Martin Luther King, Jr., Venezuela.
Dip notlar:
(1) https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-and-oil (5 Ocak 2026).
(2) https://thenextrecession.wordpress.com/venezuela-the-end-game (27 Temmuz 2025).
(3) Agm.
(4) https://www.nakedcapitalism.com/2026/01/michael-hudson-weaponizing-the-worlds-oil-trade-is-the-bedrock-of-the-u-s-rules-based-order.html (13 Ocak 2026).
(5) https://mronline.org/what-is-imperialism (8 Ekim 2021).
(6) https://www.africa.upenn.edu/Articles_Gen/Letter_Birmingham.html (16 Nisan 1963).
Haber Merkezi












