Politika Gazetesi yazarı Av. İsmail Duygulu, 30 Mart 1972’de gerçekleşen Kızıldere Katliamı’na ilişkin kaleme aldığı yazıda, bu tarihin yalnızca geçmişe ait bir olay olarak değerlendirilemeyeceğini ifade etti. Duygulu, Kızıldere’nin Türkiye devrimci hareketi açısından bir kırılma ve eşik olduğunu belirterek, bu tarihin bugüne taşınan bir hafıza olduğunu vurguladı.
Yazıda, Mahir Çayan ve beraberindeki devrimcilerin katledilmesinin yalnızca bir kayıp değil, aynı zamanda tarihsel bir deneyim ve miras anlamı taşıdığı belirtildi. Duygulu, Kızıldere’nin sadece ölenler üzerinden anlatılmasının eksik bir yaklaşım olduğunu kaydetti.
Yazının tamamı şu şekilde:
30 MART: KIZILDERE KATLİAMI, YAŞAYAN HAFIZA VE MÜCADELEYE DEVAM
Kızıldere, Türkiye devrimci hareketi tarihinde yalnızca bir tarih değildir.
Kızıldere, bir katliam olmanın ötesinde, Türkiye devrimci hareketinin hafızasında kırılma, eşik ve ağır tarihsel miras anlamı taşıyan bir olaydır.
Bu tarihe ne donmuş bir kahramanlık levhası gibi bakabiliriz ne de sıradan bir geçmiş vakası gibi geçiştirebiliriz. Çünkü bazı tarihler bitmez; yaşayanların omzunda bugüne kadar gelir.
Orada yalnızca insanlar değil, bir kuşağın öfkesi, cesareti, yön arayışı, yanılgısı ve bedeli de tarihe yazıldı. Ama tarih orada bitmedi; asıl mesele tam da burada başlıyor:
Bir tarihi nasıl anacağız? Hangi dille konuşacağız?
Çünkü dil yalnızca anlatmaz; seçer, görünür kılar ya da siler. Her kelime, geçmişe dair bir algı ve bugüne dair bir pozisyon taşır. Bu yüzden Kızıldere’yi nasıl adlandırdığımız, onu nasıl düşündüğümüzü de açığa çıkarır.
Bugün yapılması gereken, Kızıldere’yi ne sloganın hoyratlığına ne de duygusuz bir tarih anlatısına teslim etmektir. Ama tam burada büyük bir hata yapılıyor: Kızıldere çoğu zaman yalnızca ölenler üzerinden anlatılıyor.
Elbette orada yitirdiklerimiz bu tarihin onurlu ve vazgeçilmez parçasıdır.
Kızıldere’de Mahir Çayan’la birlikte Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü ise sağ yakalanan tek devrimci oldu. Bu isimler dipnot değil, bu tarihin taşıyıcılarıdır.
Mahir Çayan burada yalnızca ölen öncü kadrolardan biri değildir; dönemin devrimci yönelişini üzerinde toplayan, adı Kızıldere ile neredeyse ayrılmaz hale gelmiş merkez figürdür. Bu yüzden Kızıldere anması, Mahir’i ne silikleştirerek ne de arkadaşlarının hayatını örten tekil bir put haline getirerek kurulmalıdır.
Onları anmak bir vefa değil, tarih karşısında bir dürüstlük zorunluluğudur. Yalnızca ölenleri konuştuğumuz anda, Kızıldere yarım kalır. Çünkü tarihin yaşayan tarafı da vardır; Ertuğrul Kürkçü’nün anlamı tam da burada başlar. O, yalnızca Kızıldere’den sağ çıkan kişi değil, Kızıldere’nin yaşayan hafızasıdır.
Bu yalnız biyolojik anlamda sağ kalmış olmak değildir. Kürkçü üzerine yapılan söyleşiler ve anma metinleri, onun Kızıldere’yi donmuş bir kahramanlık fotoğrafı olarak değil, öncesi ve sonrası olan tarihsel-siyasal bir süreç olarak okumakta ısrar ettiğini gösteriyor. Bu da onu yalnızca “son kurtulan” değil, yaşayan sürekliliğin taşıyıcısı haline getiriyor.
Mesele yalnızca “kimler öldü” sorusu değildir; aynı zamanda “kim, nasıl yürümeye devam etti” sorusudur.
Mücadele, bazen ölerek değil; yaşayıp taşımaya devam ederek de sürer.
İnsanı tek bir ana sabitlemek nasıl yanlışsa, tarihi de tek bir ana sabitlemek yanlıştır.
İnsan yürüdükçe biçimlenir; düşünür, sarsılır, değişir, öğrenir, yeniden kurar. Geçmişe bakarken ihtiyacımız olan şey yargı dağıtmak değil, anlamaktır.
Ne orayı putlaştıracağız ne hafife alacağız; ne romantik bir ölüm güzellemesine sıkıştıracağız ne de bedel ödenmiş bir tarihin ağırlığını küçümseyeceğiz. Çünkü bedel ödenmiş bir tarih ne kutsallaştırılarak anlaşılır ne küçümsenerek aşılır.
Yapılması gereken, Kızıldere’yi kendi çelişkileri, ağırlığı, sertliği ve mirasıyla anlamaktır. Aynı şekilde 1960’lardan 70’lere ve 80’lere uzanan tarihsel koşulları da kendi özgül bağlamı içinde değerlendirmek gerekir. O dönemleri bugünün rahatlığıyla değil, kendi sertliği içinde kavramak zorundayız. Ama orada donup kalamayız. Bugün mücadeleyi yeniden omuzlayarak yürütmek istiyorsak, geçmişe daha aklıselimle, daha açık zihinle, daha ölçülü ve daha öğretici bir yerden bakmak zorundayız.
Orada cesaret, bedel, tarihsel irade ve bugüne düşünme sorumluluğu bırakan ağır bir deneyim birlikte vardır.
Kızıldere’yi konuşurken, yalnızca anma dili yetmez. Ölçü de gerekir. Çünkü ölçü kaybolduğunda kavram kirlenir, hafıza sloganlaşır, düşünce ritüele dönüşür. O zaman tarihten öğrenilmez; tarih sadece tekrarlanır.
İhtiyacımız olan, hafızayı canlı hayata bağlamaktır. Yani Kızıldere’yi yalnızca geçmişin bir ağıtı gibi değil, bugünün siyasal ve ahlaki sorumluluğu olarak ele almaktır.
Bu sorumluluk, ölenleri saygıyla anarken yaşayan mücadeleyi de aynı ciddiyetle görmeyi gerektirir. Çünkü ölüler üzerinden hayat kurmak kolay, yaşayan hafızayı hakkıyla taşımak ise zordur.
Ertuğrul Kürkçü’ye de yalnızca bir tanık olarak değil, o tarihin bugüne kalmış yaşayan hafızalarından biri olarak bakmak gerekir. Sağ kalmış olmak burada biyolojik bir tesadüf değildir yalnızca; aynı zamanda tarihin yükünü sırtlanmış olmak demektir. Bu nedenle Kızıldere’yi anarken, yaşayan hafızayı görmezden gelmek, tarihin yarısını karanlıkta bırakmaktır.
Mesele yalnızca bir kişiye selam göndermek değildir; çünkü Kızıldere’yi yalnızca ölüm üzerinden kurarsak mücadeleyi de eksik kurarız. Ancak yitirdiklerimizle yaşayan hafızayı birlikte kurduğumuzda tarih bugüne konuşmaya başlar.
İşte o zaman anma, tören olmaktan çıkar; bir yön duygusuna, bir ahlaka ve bir devam iradesine dönüşür. Bugün bize düşen de budur.
Bugün bize düşen, Kızıldere’de yitirdiğimiz devrimcileri saygıyla anmak; ama aynı zamanda yaşayan mücadeleyi ve onun taşıyıcılarını da aynı ciddiyetle selamlamaktır.
Kızıldere yalnızca bir ölüm tarihi değil, hafızanın direnişe dönüştüğü yerdir.
Başta Mahir Çayan ve yoldaşları olmak üzere, Kızıldere’de katledilen devrimcilerin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Ve o tarihin yaşayan hafızasına, mücadeleyi kendi hayatı boyunca taşımış Ertuğrul Kürkçü’ye de selam gönderiyorum.
Bu tarih bitmedi; mücadele sürüyor.
HABER MERKEZİ

















