Künye   Hakkımızda
18 Ekim 2026, Pazar
Politika Haber
  • GÜNDEM
  • EMEK
  • EKONOMİ
  • DÜNYA
  • KADIN
  • GENÇLİK
  • DOSYA
  • YAZARLAR
Tüm Haberler
Sonuç Bulunamadı
View All Result
Politika Haber
Sonuç Bulunamadı
View All Result
Anasayfa Gündem

Ali Ergin Demirhan ile Direniş Fraksiyonunun Güncel Durumu

Sendika.org yazarı Ali Ergin Demirhan ile “Direniş Fraksiyonu”nu ve soldaki strateji tartışmalarını ele aldık. Direniş Fraksiyonu ilk yazıldığı andan itibaren oldukça merak uyandırdı, dilimize pelesenk oldu. Ali Ergin, Direniş Fraksiyonu’nu “sistemin diyalektik karşıtı ve sosyalist hareket içinde temsil alanındaki siyaseti esas alarak sınıf mücadelesini talileştiren, anti-faşist mücadelenin gerekliliğini yadsıyarak mücadeleyi olağanüstü durumun sonrasına erteleyen eğilimlerin eleştirisi” olarak geliştirmeye çalıştığını belirtiyor. Ve ekliyor: Yeninin gerekleri doğrultusunda kendimizi yeniden kurmalıyız.

18 Ekim 2026
Ali Ergin Demirhan ile Direniş Fraksiyonunun Güncel Durumu
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşWhatsApp'ta Paylaş

Direniş Fraksiyonu ilkin yeni bir örgütün kuruluşunu müjdeliyor gibi gelmişti. Ama sonra toplumsal muhalefet hareketlerinin en geniş yelpazesi içindeki bir kapasite, potansiyel ve yeteneğe işaret eden ve bizleri bu potansiyeli örgütlemek üzere aşkın bir göreve davet eden bir kavram olduğunu gördük. Gerçekten oldukça cezbedici, teşvik edici bir tanımlamaydı. Nitekim de kavram hızla tedavüle girdi.

Hiçbir partinin tek başına hatta ittifakların kapsayamadığı direniş fraksiyonunu anlamak, ona uygun söylem, eylem ve örgüt formları geliştirme becerisi geliştirmek halen daha başarılamadı. Kuşkusuz kavramı ortaya atmak, sorunu çözmek anlamına gelmiyor. Demirhan’ın da belirttiği gibi, bu konuda yapılması gereken çok şey var.

Şimdiye kadar bizde direniş fraksiyonu, strateji, ittifaklar vb. tartışmaları hep seçim öncesi daha da çok seçimlerde bütün bahisleri üzerine oynadığımız seçeneğin doğru çıkmaması, “adam kazandı” ya da “atı alan Üsküdar’ı geçti” durumlarında yapılıyor. İki seçim arasında ise bu tartışmalar reel siyasetin koşturmacaları arasında kaynayıp gidiyor. Oysa her şey her geçen gün daha da kötüye gidiyor ve bu gidişata kapı olacak bir çaba da ortalıkta gözükmüyor. Demirhan’a göre ise, Direniş Fraksiyonu’nun çağırdığı direniş çizgisinden giderek mevcut durumun üstesinden gelebiliriz: “Düzenin bizi hapsetmeye çalıştığı sınırları, o sınırlar içinde siyaset, eylem yapmayı kabul etmeyen bir çizgiden bahsediyorum. Bu bir ayrım noktası.”

Bu nedenle Demirhan ile direniş fraksiyonunun güncel durumunu, strateji tartışmalarının açığa çıkardığı ev ödevlerini hatırlatma babında da olsa ele almak istedim. Uzun bir söyleşi yaptık, sonra da notlar üzerinde çalıştık. Böylece aşağıdaki metin çıktı ortaya.

Zamanlaması da -bizim planımızdan bağımsız olarak tabi- iyi oldu. Avrupa’da “direniş fraksiyonu”nun hareketini izliyoruz, heyecan içinde. Peki bizdeki direniş fraksiyonu ne durumda?

Peşrevi uzatmadan sözü Ali Ergin Demirhan’a bırakıyorum.

Direniş Fraksiyonu üzerine bir ara-değerlendirme yapalım istiyorum. Avrupa’daki hareketlerle denk düştü, zamanlaması da manidar oldu! Süren tartışmalar var, bir arayışı ifade etmesi bakımından da önemli ve yakın dönemde bitmesi de mümkün değil. Aklıma gelen ilk soru: Direniş Fraksiyonu olarak tanımladığın, partilerin kapsayamadığı ama tersine partileri de içine alarak cereyan eden toplumsal hareketin güncel motivasyonu ve eğilimi nedir?

Direniş Fraksiyonu, Eylül 2021’de sendika.org’da yayımlandıktan sonra farklı mecraları da içine alacak bir tartışmayı tetikledi. O dönemin ilgili bütün yazılarını “Kriz, sınıf ve sosyalist strateji tartışmaları” başlığı altında dosyalaştırmıştık. “Sosyalist hareket, özeleştiri ve yeniden inşa” ve “Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” tartışmaları da peşi sıra geldi. Her biri ucu açık biçimde birbirine bağlanan bu tartışmalar şimdi “İşçi sınıfı hareketinin güncel doğrultusu” başlıklı dosya ile ilerliyor. Farklı sosyalist hareketlerden temsilciler, bağımsız aydınlar, sendikal hareketin temsilcileri de bu tartışmalara katıldılar. Tartışmanın ritmini esasen sokak belirliyor. Direniş Fraksiyonu, ilhamını sokaktan, yani bugün işçi sınıfının ve toplumsal müttefiklerinin kendisini isyan ve direniş hareketleriyle ortaya koyduğu sınıf savaşlarının kanlı canlı güncel gerçekliğinden alıyor. Kavram, elbette devrimci geleneklerimizi ve Marksizmin devasa birikimini yok saymıyor. Ama geleneğin ve teorik birikimin, yeninin üstüne yüklenen bir tortu haline getirilmesine itirazı var. Altında mı ezileceğiz, üstünde mi yükseleceğiz? Aşkın bir ilişki kurabilecek miyiz? Aslında devrimci geleneğin ve teorinin de öğrettiği gibi, tortulardan kurtulma, gerektiğinde kopuşu göze alma iddiası var.

Makale yazıldıktan sonraki beş yıllık süreçte çokça atıfta bulunan oldu. En son senin politikahaber.com’da yayımlanan yazında da olduğu gibi. Bir taraftan bu ilgi, kavramın günümüz teorik tartışmalarında devrimci özneye dair giderilmesi gereken bir boşluğa işaret ettiğini gösteriyor. Kavram parıltısını gerçekte hayattan, günümüz direniş hareketlerine yön veren toplumsal kapasiteden alıyor. Gösterilen ilgi, bugün dünyanın dört yanında yeniden alevlenen isyan ve direniş hareketleri, kavramın işaret ettiği bu teorik boşluğu doldurmak için bizleri daha fazla çalışmaya teşvik ve tahrik ediyor.

Direniş Fraksiyonu’nu şu şekilde tanımlamıştık: “Yenilgilerle ehlileşmiş Türkiye sosyalist hareketinde, temsil alanındaki siyaseti esas alarak sınıf mücadelesini talileştiren, anti-faşist mücadelenin gerekliliğini yadsıyarak mücadeleyi olağanüstü durumun sonrasına erteleyebilen eğilimlerin yanı sıra alttan alta gelişen bir başka eğilim söz konusu. Sosyalist hareketin dar örgütsel sınırları içinde değil, toplumsal muhalefetin en geniş yelpazesi içinde gelişen bir dinamizm. Siyasal çatışmanın dayattığı gerçeklikten ve sokaktaki gerçek hareketten doğup, hem sistemin diyalektik karşıtı hem de sol yapıların fiili eleştirisi olarak gelişen bir ‘direniş fraksiyonu’ bu.” O dönem bir direniş hareketinin gereklilik ve imkanlarına bakarken, geleneksel örgütlenmelerin ataletiyle tezat biçimde umut verici bir canlılık gösteren gençlik, kadın ve LGBTİ+, ekoloji hareketlerine, köylü hareketlerine, yeni tipte işçi mücadelelerine yakından bakıp gelişen bir devrimci toplumsal kapasiteden söz etmiştik.

Düzen içi muhalefet zeminlerine sığmayan ve solun mevcut örgütlü varlığını da geride bırakan bu direnme eğilimi, kapitalizmin günümüzde proleter insanlığa dayattığı bir zorunluluğun eseri. Toplumsal ve politik varlığımızı ancak isyan ederek ve direnerek koruyabiliriz. Başka çaremiz yok. Güncel motivasyon bu. 21. yüzyıl itibariyle bir evrensel sistem haline gelen kapitalizm, bütün toplumsal çelişkilere sınıfsal bir içerik kazandırırken proleter insanlığı da yurttaşlıktan attı. Toplumsal haklarımız yasaların güvencesi altında değil. Burjuvazi, liberal demokrasiyi kendi elleriyle gömdü ve bütün kürede yeni tipte faşist iktidarları imdada çağırıyor. Doğal olarak proleter insanlık, devrimci bir politik bilincin ya da önderliğin eseri olarak olmasa da, zorunlu olarak direnişe geçtiği bir sınıf savaşının ortasında buluyor kendini. Burada kendiliğindenlik övgüsü yapmıyor bir tespitte bulunuyoruz. Gözümüzün önünde duran bir toplumsal gerçeklik var. Yalnızca bir direnme zorunluluğuna değil, yıkıcı ve kurucu bir kapasiteye, yani devrimci politik bir kapasiteye de sahip. İsyan ve direniş hareketleri, diktatörlerin koltuğunu sallayarak, yeni bir toplumsal düzen tarif eden talep ve önerilerini ortaya koyarak, devletin ve piyasanın çekildiği anlarda daha ileri bir başka toplumsal ilişkinin nüvelerini açığa çıkararak bize bu kapasiteyi de gösteriyor. Soru şu: bu kapasiteyi nasıl örgütleyeceğiz?

“Reel sol”, yani ‘olması gereken’ değil ama ‘mevcuttaki’ sol varlığımız, günümüz işçi sınıfı mücadelesinin gereği olarak değil de geçmiş mücadeleler içerisinde şekillenmiş birtakım geleneklerin devamı olarak şekillenmiş. Türkiye devrimci hareketinin bugünü de belirleyen gelenekleri, 1965-80 arası dönemde, dünyada güçlü bir sosyalist blokun varlığı söz konusuyken ve köylülüğün ağırlıkta olduğu bir toplumda doğdu. İşçi sınıfının belirleyici bir özne olarak varlığı yokluğu tartışmasının 15-16 Haziran’la bir kırılma yaşadığı ama “kırdan kente doğru” hareketlerin revaçta olduğu, denetimin kırsal alanda o kadar kuvvetli olmadığı bir dönemde oluşan stratejilerdi. Elbette işçi sınıfının devrimci toplumsal özne olarak rolünü şu ya da bu biçimde kabul eden, bunu teorik kopuşlarla ve önemli sendikal pratiklerle kendi kuruluşunun harcına katan geleneklerden söz ediyoruz. Ama simgeleri, sembolleri, dili, teorik çerçevesi, mücadele araç ve yöntemleri geçmişe ait. Bir yanıyla da ağır yenilgiler almış ve yenilgiler sonrasında düzen tarafından hapsedildiği alanı akılcılaştırmış. Tabii ki güncel mücadeleler içinde kendini yenilemeye çalışıyor ama geleneklerin ağırlığı, geçmişin tedrisatı, onyıllar içinde tortulaşmış örgütsel ilişkiler, kolay vazgeçilemeyen ve çoğunluğu yenilgilerle ehlileşmiş “yönetici sınıfın” kendi sınırlarını hareketin sınırı haline getirmesi, gerontokrasi, teorisizm, hepsi birden ensesine çöküyor. Burada küçük bir parantez açıp, tespitin soyut ve kaba bir eleştiri olarak algılanması ihtimaline karşı, somut bir örnek verelim: Öğretmen Sendikası, son dönemin en genç, parlak, gelişen, umut veren sınıf örgütlenmelerinden biri. Genç devrimci eğitim emekçilerinin “acemi” girişkenliği değil de tecrübeli kuşakların bugünün koşullarında meslek sendikacılığının doğru bir tercih olmayacağı yönündeki -aslında haklı- uyarıları ve KESK’e ya da DİSK’e bağlı bir sendikaya dahil olarak yenilenmeyi zorlamak şeklindeki çokça örneğini gördüğümüz “sağlamcı” telkinleri belirleyici olsaydı böylesi bir sendikal pratik açığa çıkmazdı. Geçmişin birikimi yeninin dinamizminin üstüne bir ağırlık olarak çöktüğünde geriletici olabiliyor yani. Böylece kapitalizmin ve sınıf savaşlarının önümüze çıkardığı yeni toplumsal çelişkileri, bu çelişkilerden doğan hareketleri kavramak da güçleşiyor.

Bu durumda, genişleyen toplumsal kapasite karşısında bizi mevcut gerçekliğimizin sınırlarıyla yüzleştirecek, sarsıp kendimize getirecek etkiyi 19 Mart ve Gezi direnişlerinde görebiliyoruz. Peki bu tam bir yenilenme yanıtı üretiyor mu solda? Bu konuda olumlu yanıt veremeyiz. Bu dünyada da problem. Yani şimdi Avrupa’daki gençlik hareketlerini seyrediyoruz; bu hareketlere sol da katılıyor ama destekçi, katılımcılardan bir katılımcı düzeyinde. Öncü pozisyonunda değil. Yanlış şeyler mi söylüyor, hayır; ama bugünün işçi sınıfını ve toplumsal müttefiklerini bir devrimci politik özne olarak ileriye taşıyacak öncü rolünde değil söyledikleriyle. Bu anlamıyla hoşumuza gitmeyen bir eleştiriyle karşılaşıyoruz. Evet, varlığımız, söylemimiz, eylem biçimimiz, örgütsel yapımız eskiye ait. Yeninin gerekleri doğrultusunda kendimizi yeniden kurmalıyız.

Burada mesele devrimci öncüye olan ihtiyacı tespit edip, kendi kendimizi devrimci öncü olarak atamak değil, mesele kolektif öncünün inşası. Elbette politik iddia ve cüret olmalı. Bu gerekli ama yeterli değil. Öncelikle kendimizi yıkıp yeniden kurma bilinci ve cesareti olmalı. Özeleştirel bir muhasebeye -ki bu tek sefere mahsus bir aklanma prosedürü değil sürekli bir görev- ve günün devrimci kavrayışına ihtiyacımız var. Parçalanmış işçi sınıfının birliğini sağlayacak bir programa, eylem çizgisine ve örgüt yapısına ihtiyacımız var. Mevcut düzenin eleştirisini sunarken yeni bir toplumsal düzenin kuruluşunu da çağıran bir programın eskizi bugünün direniş hareketleri içinde şekilleniyor. Yıkıcı ve kurucu kapasitenin varlığı, proleter toplumun çözüm kapasitesi gerçek hareketin, direniş hareketlerinin içinde kendini gösteriyor. Kapasitenin açığa çıkarılması ve seferber edilmesi, bu işi kafaya koymuş, adanmış devrimciler ile direniş hareketlerinin doğal önderlerinin ideolojik-politik birlik temelinde harmanlanmasıyla, bunu mümkün kılacak mücadele pratiklerinin çoğaltılması ile mümkün… Direniş Fraksiyonu’nun bizi davet ettiği görev bu.

Direniş Fraksiyonu tartışmasının üzerine neler eklenebildi?

O zamanki tartışmada şunu söylemiştik: Evet, bir devrimci toplumsal olgu olarak direniş fraksiyonu var; yeni bir toplumsal özne ile karşı karşıyayız. Bu proleterleşmiş toplumlar içerisinde farklı direniş dinamiklerini —kadın, gençlik, ekoloji, yeni tipte işçi hareketleri vb.— başkalaşmış biçimde içererek, saf haliyle sınıf mücadelesine indirgenemese de kapitalist topluma ve onun rejimine karşı mücadele içinde şekillenen bir özne var. Bu özne kendisini bütünüyle kendiliğindenci diyemeyeceğimiz biçimlerde ama bir sol örgütün veya örgütler ittifakının stratejisinin de ötesinde hareket ediyor. Biz önünde gitmeye çalıştığımız —iddiamız bu— bu hareketlerin gerisinde kaldığımızı görüyoruz. Ekonomik ve politik mücadele arasındaki açının giderek kapandığı, çok daha dolayımsız bir politikleşme zemininde gelişen bu hareketlerin yeni dönem işçi hareketinin henüz ilk adımları olduğunu söylemiştik. Bu bir kendiliğindencilik övgüsü, yüceltisi değil. Sadece önemli bir olguya işaret ediyor: artık ekonomik ve politik mücadele arasında geçmişteki gibi ayrımlar yapamayacağımız bir dönemdeyiz ve proleterleşmiş bir Türkiye toplumu ile karşı karşıyayız.

Bu tartışmanın üzerine neler eklendiğine gelince, son yıllarda Türkiye’nin bir işçi sınıfı toplumuna dönüştüğü fikrinin artık sosyalistlerle sınırlı olmayan bir genel kabule dönüştüğünü görüyoruz. Bu basitçe ülke nüfusunun %90’ı aşkın kesiminin kentlerde yaşadığını ya da hem çalışan nüfus hem de genel nüfus içinde ücretli emeğin ezici bir ağırlığa kavuştuğunu gösteren istatistiki bir mesele değil. Geniş toplumsal kesimlerin “biz ve onlar” derken neyi kastettiği, kendisini kiminle çıkar ortaklığı ya da karşıtlığı içinde tarif ettiği ile ilgili bir mesele. Toplumun geniş kesimleri sermaye ile ve sermayenin temsilcisi olarak gördüğü iktidar ile, tam da bu bağlamda, bir çatışma halinde. Bunu Bekir Ağırdır gibi araştırmacılar, “sınıfsal kutuplaşma kültürel kutuplaşmanın önüne geçti” diye tarif ediyor mesela.

Tabii sınıfsallığın bu yaygınlıkta bilince çıkmasının ötesinde -ki bir kısmı da bu bilincin eseriydi- sarsıcı, somut gelişmeler yaşadık beş yıl içinde. 6 Şubat 2023 Maraş depremlerinin ardından yaşanan toplumsal dayanışma seferberliği, devlete ve piyasaya yönelik sorgulamanın yanı sıra, bu toplumun kurucu kapasitesini de ortaya koydu. Direniş Fraksiyonu’nun kurucu kapasitesini, devletin ve piyasanın çekildiği bir afet anında -bu birçok bölgede yaklaşık bir yıllık bir süreçti- hayat kurtaran ve yaşamı yeniden inşaya girişen, “herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacına göre” ilkesiyle hareket eden, o gün “deprem komünizmi” diye tarif ettiğimiz bir deneyimle gördük. Elbette iktidar ve mülkiyet ilişkilerini değiştiren bir politik devrim değildi, devletin ve piyasanın dönüşü karşısında dirençsiz ve savunmasızdı ama yeni bir toplum kurma kapasitesini gördük.

Türkiye’nin seçim haritasını bütün ezberleri yıkacak şekilde değiştiren 2024 yerel seçimleri bir başka eşik oldu. Daha önce mümkün olmayanı o gün mümkün kılan neydi? Sınıfsal ilişki ve çelişkilerin, daha önce sağ siyasetin tabanındaki emekçi katmanların “karşı tarafa” meyline izin vermeyen ideolojik bariyerlerin ötesine geçmesiydi.

19 Mart 2025 ve devamında gelişen militan kitle hareketi ise, sosyalist hareketin oldukça zayıf ve sendikal hareketin neredeyse görünmez olduğu, sokağın CHP/Yeni Parti çizgisi eliyle hızla ehlileştirildiği bir sürece rağmen bize şunu gösterdi: yurttaşlıktan atılan, bunu nihayet seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesiyle deneyimleyen, geniş toplumsal kesimler basitçe bir cumhurbaşkanı adayı ya da belediye için değil, kendi gelecekleri için sokağı, yani düzenin tarif ettiği sınırlara hapsolmayı reddeden bir direniş çizgisini seçiyor, iktidarla doğrudan çatışmayı göze alıyor. İşçi sınıfı bu eylemlerde nerede, diye soranlar artık proleter bir gerçekliğin içinden konuşan üniversiteli ve liseli gençlik hareketinin, sayıları 17 milyonu bulan emeklilerin, 2025’in nisan ayı başında muazzam genişlikteki bir boykotla sivil itaatsizlik kapasitesini ortaya koyan emekçi halkın katılımına bakabilir.

Yakın dönemde de ekonomik taleplerinden hareketle yönünü Ankara’ya dönen maden işçilerinin, öğretmenlerin, enerji işçilerinin, köylülerin eylemleri gibi militan işçi direnişlerinin kendi çaplarının çok çok ötesinde bir toplumsal yankı yarattığına tanık oluyoruz. Anarkosendikalist diye küçümsenen bir sendikal hareket, küçümseyenleri mahçup edebiliyor. Bir sendikal direnişin kendi başına yarattığı toplumsal yankı, kitaba uygun bir komünist partisinin yankısından çok daha büyük olabiliyor. Bu toplum kendi öfkesinin, talebinin, umudunun temsilini bir militan işçi direnişinde bulabiliyor. Bu, işte giderek bütün toplumsal çelişkilerin sınıfsal bir içerik kazandığı, proleterleşmiş Türkiye toplumu gerçekliğidir.

Ne var ki biz bu gerçeklikle devrimci siyasetin tasfiyesi koşullarında karşı karşıya geliyoruz. Türkiye’de, Sovyetlerin yıkılmasından sonra yasallaşma süreçleri (birinci aşama), 19 Aralık Hapishaneler Katliamı (ikinci aşama) ve 2008 sonrası sınıf savaşlarının -burjuvazinin liberal demokrasi iddiasını terk edişi, halk isyanları ve isyan bastırma stratejileri ile belirlenen- yeni gerçekliğine yanıt verememe (üçüncü aşama) aşamalarından geçen sosyalist hareket, düzenin kendisine sunduğu ehlileşmiş muhalefet sınırlarına hapsedildi ve bu durum bir kısım sosyalist hareket tarafından akılcılaştırıldı. Üçüncü aşamayı biraz açalım: Geleneksel teorik çerçevelerimizin 2008 sonrası dünyayı kavramakta yetersizliğiyle yüzleştik, Gezi’de ülke tarihinin en büyük halk ayaklanması ile yüzleştiğimizde isyancı kitlelere devrimci bir yön verecek örgütsel ve programatik bağlardan yoksun olduğumuz gerçeğiyle yüzleştik, 10 Ekim 2015 katliamında da düzenin şiddeti karşısında bu şiddete yanıt verecek, mücadelenin sürekliliğini sağlayacak kapasiteden yoksun olduğumuz gerçeğiyle yüzleştik. Tasfiye, ağır yenilginin ötesinde bir şeydi. Yenilginin ardından düzenin tarif ettiği sınırlara hapsolmanın akılcılaştırılması, işçi sınıfının öznelik pozisyonunun ve düzen dışı hareket biçiminin mümkün olduğunun reddedilmesiydi. Devrimci siyaset tasfiye edildi. Düzenin dikte ettiği sınırlar kabullenildi. Bir dönem toplumsal muhalefetin taşıyıcılığını üstlenmiş DİSK, KESK, TMMOB, TTB de havlu attı aslında 2015 itibariyle bu rolü terk ederek havlu attı. Bir inisiyatif boşluğu açığa çıktı.

Geleneksel örgütsel yapılar ne kadar yenilgiyi kabullense ve tarif edilen sınırlara hapsolsa da düzenin bu sınırlarını zorlayan bir dinamik var, o da kendini en son 19 Mart’ta gösterdi. Seçim sisteminin anlamsızlaştırılması operasyonuydu 19 Mart ama ona karşı gelişen reaksiyon parlamenter kaygıları aşan bir düzeydeydi. Aslında bu sistemin önümüze koyduğu sınırları kabullenerek bir şey yapılamayacağını söylüyordu. Gençliğin isyanı ile başlayan, Saraçhane eylemleri ile devam eden “izinsiz eylemler”di. Sonrasında CHP ve YP çizgisi, DİSK, KESK, TMMOB, TTB yine izinli eylemler çizgisine soktu bu eylemleri.

Şimdi burada gördüğümüz şey basitçe izinli/izinsiz eylem ayrımı değil. Sistemin belirlediği sınırlar içinde mi kalacağız, dışına mı çıkacağız? Bu ayrım kendini 19 Mart sürecinde izinli/izinsiz eylem şeklinde gösterdi ama sendikal harekete baktığımızda toplu sözleşme masasının doğrudan iktidarın yasal düzenlemeleriyle anlamsızlaştırıldığı bir yerde sendikal hareketin başarılı, umut veren unsurlarının da kendini direniş çizgisinde var ettiğini görüyoruz. Yani bir işyeri örgütlenmesi de işyeri sınırları içerisinde, yasal sınırlar içerisinde kalmıyor; işyerini işgal ederek, Ankara yürüyüşleri yaparak, direnişi toplumsallaştırarak, boykot ederek, doğrudan eylemler örgütleyerek o da kendisini direniş çizgisinde ifade ediyor. Böylesi bir dönemde Türkiye sosyalist hareketi hiç olmadığı kadar vekile sahip Meclis’te, ironik, o kadar işe yarıyor mu? İşte burada sosyalist hareket, sınıf hareketi bir yol ayrımı ile karşı karşıya. Bu basitçe eylemin biçimi ile sınırlanamaz. Militanlık, cesaret tartışması değil; sınıfsal bir tartışma. İşçi sınıfının düzenin sınırları içinde kazanacağı bir şey yok. Küçük burjuva damarlarımız hâlâ geçmişe dönüş arzusuyla düzene, düzen içi kanallara meylediyor olabilir ama proleter geleceğimiz bu kaba sığmıyor. Düzen dışı ve yıkıcı enerji, sınıf savaşlarının gerçekliğinden geliyor.

Dünyada 2008 krizinin, özellikle de pandeminin ardından, sermaye, hegemonyasını geliştirme bakımından planlamalarını hızlandırdı. Endüstri 4.0 teknolojilerinin üretime ve toplumsal yaşama köklü dönüşümler yaratacak şekilde katılması, ileri teknoloji şirketlerinin (yapay zeka, dijital teknoloji şirketleri, vb.) finans oligarşisi içindeki varlığı belirginleşti. Ve yeni tipte faşist iktidarların kendilerine uygulama alanı buldukları bir döneme girdik. 2008 sonrası sermaye bütün kürede işçi sınıfını yurttaşlıktan attı. İşçi sınıfının kendi bağımsız çıkarları için verdiği mücadelede elde ettiği genel oy hakkı dâhil olmak üzere, siyasal ve ekonomik kazanımlarını gasp etti.

Bu koşullarda siz sınıfın siyasetini yapıyorsanız, direniş çizgisi içerisinde olmanız gerekir. Bu düzen zaten size işçi sınıfının çıkarlarını savunabileceğiniz bir yasal, demokratik alan sunmuyor. O yüzden o sınırları aşmak zorunda kalıyorsunuz. O yüzden çizgisel tercih, kimi zaman militanlık, cesaret gösterisi diye küçümsenen şey, aslında işçi sınıfı siyaseti açısından bir zorunluluk. O yüzden iki şeyi birbirine bağlı olarak ele almak gerekir. Özne —yani direniş fraksiyonu— işçi sınıfı ve onun müttefikleridir; eylem çizgisi de direniş çizgisi olarak düzenin sınırları dışında, sonuç alıcı, doğrudan eylemdir.

Peki direniş fraksiyonunu direniş çizgisinde örgütleyecek bir talip var mı?

Bu ilk soruda da söylediğimiz gibi kendimizi öncü atamakla değil kolektif öncünün inşasına yönelik olarak, kendimizi yıkıp bugünün sınıf savaşlarının gerekleri doğrultusunda yeniden kurma iradesiyle ilgili bir şey. Ama kendi başına henüz mütevazı konumlarda olsa da bu niyeti ortaya koyan, böylesi bir yoldan ilerlemenin mümkün olduğunu gösteren somut iradi çabalar var.

En azından kafası direniş çizgisinden yana olan, işçi sınıfının bağımsız çizgisini savunan, deneyimleri doğrultusunda ne yapılması gerektiğini gören samimi unsurların girişimleriyle yeni bir oluşum süreci yürütülmek zorunda. Sosyalist hareket geriliyor, çözülüyor. Bir taraftan çözülürken yeniden kuruluyoruz. Bu yeniden kuruluş kaçınılmaz, sınıf mücadelesinin diyalektiği açısından.

Örneğin “Mücadeleci sendikalar” diye bir kavram ortaya atıldı. Sendikalar kendilerine bu adı vermiş değil. Sendika zaten işçi sınıfının ekonomik hakları için kurulmuş bir mücadele örgütüdür. “Mücadeleci sendika” oksimoron görünüyor bu bakımdan ama mevcut, yasal düzlemin dışında mücadele ederek sonuç alabileceğini gösterdiği için başına bir de “mücadeleci” sıfatı ekleniyor. Bu da kabul edildi. Konfederasyona bağlı ya da bağımsız sendikalar artık mücadeleci sendikalar olarak yeni bir form yarattı. Örneğin tersaneler bölgesinde bir grevi mevcut TİS tezgahında yapamazsınız. Fiilen imkânsızdır. Ama yol keserek üretimi durdurursunuz. Yasal mevzuatta lojistik hatlarına, yollara barikat kurmak diye bir şey yok. Arjantin’de fiili bir durumdu, barikat başında toplu sözleşme yapmak. Türkiye’de de Tuzla’da yapıldı.

Ya da madenciler, öğretmenler, enerji işçileri, depo işçileri, öğrenciler… Bunları Ankara yürüyüşlerinde görüyoruz. Bunlar, bir kısmı toplu sözleşme yapamayan, direnişe taşıdığı işçiyi üye yapamayan, hatta başka sendikaya üye işçiyi direnişe taşıyarak muazzam bir toplumsal yankı uyandırıyor. Direniş fraksiyonunu bunların eylemlerinin yankı bulduğu bir evren olarak görebiliriz. Bu sendikaların eylemlerine, çağrılarına —ister sosyal medyadan olsun ister dayanışma için direniş çadırına giderek— Migros boykotuna katılıyor, eylemlerin yaptırma gücünü arttırıyor. Toplumsal basınç üreten bir evren bu. 19 Mart sürecinde gerçekleşen boykot örneğin. Saramago’nun Görmek romanındaki gibi, sanki herkes arasında bir adı konmamış sözleşme varmış gibi, koca bir örgüt gibi harekete geçiyor, tüketim boykotuna katılıyor. Pasif, sivil direniş vb. diyebilirsiniz ama başarılı bir eylemdi. Bayağı da etkili oldu. Bu doku demek ki sınıfın kendisini geleneksel araçlarla gösteremeyen ama temsilini sendikal direnişlerde, gençlik eyleminde gösteren, özünde sınıfsal bir temelden neşet eden bir doku olarak kendini hissettiriyor.

Bir başka done de Taksim 1 Mayısları. 2025-2026 1 Mayısları, düzenin bize dayattığı çizgiyi kabul etmeyen bütün öznelerin katılımına açık ve bugüne kadar kurulmuş birlikteliklerin dışında sosyalist örgütlerin, gençlik örgütlerinin, sendikaların bir araya gelerek fiilen kurduğu bir ortaklıkla örgütlendi. 2026’da 2025’e göre daha geniş bir katılımla, biraz daha başarılı oldu. “Kim yaptı bu 1 Mayısları?” dersen, benim cevabım: Direniş fraksiyonu yaptı. Biz de bir parçasıydık ama aynı bileşim bir başka adres gösterseydi, başka bir biçim önermiş olsaydı bu kadar etkili olmazdı. Şu oldu artık: DİSK Genel Merkezinin belirlediği bir şey değildir 1 Mayıs ve İstanbul’da iki yıl açısından ilginin odaklandığı yer Taksim’e yürüyüşlerdi.

Toplumsal muhalefet içinde de bir yarılma yarattı ve bu yarılma derinleşecek; çünkü toplumsal gerçeklikten kaynaklanan bir yarılma bu. Bunlar proleterleşmiş Türkiye’nin bir sonucu, buradaki özgürlük mücadeleleri de bu proleterleşmenin sonuçları… Şimdi siz ya buna bir yanıt vereceksiniz… Bir örgütün varlığını sürdürebilmek için iktidarın çizdiği sınırlara tabi olması bir şeydir —şu an mevcut örgütlerin önemli bir kısmı buradadır— ama sınıfın mücadele ihtiyacına yanıt vermek başka bir şeydir.

Türkiye’de işçi sınıfının bağımsız siyasal çizgisinin kurulması gerektiği güçlü bir fikir; bütün toplumsal muhalefet grupları içerisinde de kuvvetlice var. O yüzden de yarılmayı ve yeniden yapılanmayı tariflerken birilerini, kişileri, kurumları dışlayan değil de bir çizgiyi ve eğilimi dışlayan; bugün faşizme karşı mücadele edilemez fikrini, “yasal, demokratik sınırlar içerisinde mücadele etmeliyiz” fikrini dışlayan ama büyük çoğunluğun direniş çizgisine gelebileceğini savunan bir yarılmadan bahsediyoruz. Geleneksel inisiyatif merkezlerinin terk edilmesi, geleneksel örgütsel yapıların terk edilmesi, dönüştürülmesi ya da yıkılıp yeniden kurulması gerektiğini savunan bir yoldan ilerliyoruz. Her yapı kendi içinde bir reel sol ve direniş fraksiyonu barındırıyor. Çözülüş ve yeniden kuruluşta bu ikisi arasındaki mücadele belirleyici.

Bu anlamda direniş fraksiyonunun toplumsal gerçekliğinin büyüdüğünü, sosyalist hareket açısından da ciddiye alındığını ama kendi yeniden inşamızı bu doğrultuda geliştirmede henüz çok çok yolun başında olduğumuzu söyleyebilirim.

İkinci olarak, sendika.org’daki strateji tartışmasını değerlendirmeni istiyorum. Suriye’deki —dolayısıyla Orta Doğu’daki— dengenin değişimi, PKK’nin silahlı mücadeleyi terk etmesi ve açık demokratik siyasete geçişe karar vermesi ile çok daha esastan yapılması gereken bir tartışmanın içine girdik mecburen. Çünkü Kürt siyasi hareketi, Türkiye’de kırk yıldır demokratik toplumsal muhalefetin temel gücü oldu. Dolayısıyla Program ve Strateji hâlâ araştırılması ve tartışılması gereken bir konu olarak duruyor. Senden bu tartışmayı, direniş fraksiyonunun hareketi ile bağı içinde değerlendirmeni istiyorum. Burada ne gibi sınırlılıklar ve avantajlar var? Küresel olarak direnişler dalgalar olarak yaşanıyor ama bu dalgalar kendi programını, örgütünü ve iktidarını oluşturamadan sönümleniyor. Bu şimdi de kendini tekrar edebilir. Bu tekrardan çıkmak için iradi çabayı nereye odaklamak lazım?

Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi’nin girişi aklıma geliyor: “Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete…”

Yaşanılanlar bazen bu tepemizdeki egemenleri def etmeye ömrümüzün yetmeyeceği, hiç başaramayacağımız hissi uyandırıyor. Eski kuşaklar yaşadıkları yenilgilerin (hatta zaferlerin) bakiyesi ile belli kalıplar, inanışlar geliştirmiş, yanlış sabit fikirlere kendilerini vermiş, bir tür ehlileşmiş haldeler: “Denedik, olmadı.” Ama genç kuşakların böyle sabit fikirleri yoktur; bilakis sabit olan her şeye karşı bir isyanları vardır. Fransa’da Bastille’i işgal eden, Elysee Sarayı’na yürüyen ya da 19 Mart’ta Beyazıt’ta barikatı yıkıp, bugün Boğaziçi’nde boykot örgütleyen gençler böyledir. Eski kuşaklar bunlara bakınca “Yeterince dayak yememiş” diyebilir. Ama birilerine gözünü karartma, cahil cesareti olarak görünen şey aslında gençlerin devrimci dinamizmidir. Bu oluyor, olacak. Böyle bir zamandayız. Ama böyle bir zamanda eski devrimci stratejilerin geçersizleşmiş olması… Hiç kimse Kürt hareketini eski silahlı mücadelesini, Orta Doğu’nun koşulları bütünüyle değişirken, neden aynen eskiden olduğu gibi sürdürmediği konusundan eleştiremez, eleştirmiyor. Çünkü Latin Amerika’da, Asya’da da görüyoruz; devrimci mücadelede silahlı mücadelenin belli bir uluslararası konjonktürde, güçler dengesinde oluşmuş biçimleri aynen sürdürülemez. Örneğin bir dönem silahlı mücadelenin sürekliliğini mümkün kılan güvenli üsler artık sürdürülemez, artık güvenli değil; silahlı mücadelenin, savaşın teknik biçimi değişti ve devletler kendi zayıf noktalarını onardı. Bu şu anlama gelmiyor: Silahlı mücadelenin, düzen dışı mücadele biçimlerinin kategorik olarak mümkün olmadığı. Şiddet, silah bugün de gerek devletler arasında gerekse “iç savaş” olarak egemenliğin, tahakkümün bir siyasal aracı olmaya devam ediyor. Yapay zeka, insansız hava, deniz vb. araçları savaşın araçları hâline geldiyse gerilla mücadelesi de buna göre değişecektir. Devlet, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki egemenlik aygıtı ise —ki bunu eskiden ispatlamak için bir sürü argüman geliştirmek gerekiyordu, oysa şimdi devletin şirketlerce yönetildiği çıplak bir gerçek hâline geldi— “Ben sermayenin, tekellerin devletiyim” diye bağıran bir devlet var. Dolayısıyla sınıf mücadelesi veriyorsanız, silahlı şiddet tekelini elinde bulunduran devlete karşı mücadele veriyorsunuz demektir. Bu devletin bekçiliğini yaptığı yasalar sizin elinizi bağlıyorsa yasaların dışına çıkarak mücadele etmek zorundasınız. Karşımızda başka bir siyasal temsil sistemi, bir savaş sistemi var; aynı şekilde başka bir sokak, bir sınıfsal dinamik var. Kent-kır dengesi, toplumsal ilişkilerin değiştiği yerde ama kapitalizm, sınıfsal eşitsizlikler, devletin sınıfsal karakteri ve belirleyiciliği duruyorsa sorun, mücadele araç ve biçimlerini değiştirmek değil, doğru bir şekilde değiştirmektir. Halkların eşitliği için açık alandaki mücadeleyi yükseltmekten, barış ve demokrasi mücadelesini toplumsallaştırmaktan mı söz ediliyor? Karşımızda liberal demokrasi iddiasını terk etmiş bir burjuvazi, faşist bir iktidar, yanımızda da iddiamıza sahicilik katacak tek güvenilir adres olarak proleter bir toplumsallık var.

Bugün bir reel sosyalist blok, toplumsal proletaryanın enternasyonal örgütlenmesi yok. 1970’lerden devrimcileri esinleyen “Orta Doğu devrimci çemberi” de yok. Ama kapitalizmin küreselleşmesinin nitelik ve nicelik olarak oldukça yetenekli bir proletaryayı yarattığını ve bu proletaryanın bazı olağanüstü hallerde yeni bir toplum, hayat yaratma potansiyeline sahip olduğunu görüyoruz. Örneğin deprem koşullarında, devletin ve piyasanın ortadan kaybolduğu bir anda hayatı var edecek bir dayanışma ağı kurabiliyor. Kobani de buna örnektir. Devletlerin geçici de olsa yarattığı boşlukta, savaş koşullarında yeni bir hayat kuruldu. Elbette bunlar geçici durumlar olabilir; devletler geri döndüğünde piyasa ilişkileri ve sınıfsal egemenlik ilişkileri yeniden hızlıca tesis edilebilir, yozlaşmalar görülebilir; çünkü bunlar güç ilişkisidir. Ve proletaryanın yeni bir hayat kurma girişimleri sonuçsuz kalabilir ama potansiyeli yok edemez, o fırsatı bulduğunda geri dönebilir.

Proletaryanın kalıcı sonuç elde edemeyen bu çıkışlarının, kendi devrimci örgütünü yaratamadığı koşullardaki çıkışlar olduğunu belirtmek gerekiyor. Yani bu çıkışlar, kendi partisini, enternasyonalini henüz kuramamış hâldeki proletaryanın çıkışları.

Bugün de dünyada dört bir yanda mevcut sistemin sürdürülemez olduğunu işaret eden; barınma, eğitim, kadın ya da LGBTİ+ hakları, emeklilerin, yerlilerin ya da siyahilerin haklarını savunan ve toplumun başka kesimlerini de dâhil eden eylemler zuhur ediyor, dalga dalga yayılıyor. Bu isyan dalgası, 2008 krizinden sonra küresel olarak varlığını sürdüren isyan olgusu, proletaryanın varlık biçimi. Çünkü bu proletaryanın geçmişten daha iyi bir geleceği yok, oy hakkı bile yok. Gençlik, eğitim sayesinde sınıf atlama şansına sahip bir küçük burjuva ara katman değil; proletaryanın bir parçası. O şekilde isyan ediyor. Ya da emekliler… 30 yıl çalıştıktan sonra “Dinleneceğim” diyemiyorsun; ölünceye kadar çalışmaya mecbur bırakıyor ya da atık muamelesi yapıyor sana. Proleterleşmenin çok farklı biçimlerde ortaya çıktığı bir yerde siyaset de ancak mevcut yasal sınırların dışında devrimci bir biçimde yapılma olanağı buluyor. Bu isyancılık olgusu bizim yaslanabileceğimiz temel olgudur. Proleter bir dünya, onların mevcut sisteme itirazları ve yeni bir hayat kurma potansiyeli…

Bizim açımızdan da mevcut koşullarda CHP/YP’de ne oldu, ne olacak, buna mı bakacağız; yoksa Fransa’ya, İspanya’ya bakıp bu isyan dalgasının bir parçası olduğumuzu idrak mi edeceğiz? Evet, faşist ve çok gaddar bir devletin baskısı altındayız ama buna rağmen çeyrek asırdır teslim olmayan geniş toplumsal kesimlerin isyancı kapasitesini örgütlemek… Bizim temel sorumuz bunların örgütlenmesi…

Burada temel eksikliklerimiz ne? Bu isyancı kesimlerle örgütsel-siyasal bağlarımızın ne kadar zayıf olduğunu Gezi ve 19 Mart sürecinde gördük. Buradaki gerçekliğimiz, işçi sınıfının farklı katmanları arasındaki örgütsel bağlarımızın sınırlılığıdır. Devlet baskısı, devletin devrimci siyaseti tasfiye etme çabaları temel bahanemiz ama devrimci siyaset tam da bu koşullarda kendi yaratıcılığını göstermeli, her şeye rağmen kendi varlık zemini ile bağlarını her daim güçlü kılmayı başarmalıdır. Ama tersine bir eğilim var; devletin yeni kapasiteleri karşısında artık devrimci örgütlenmenin, profesyonel devrimci kadro çalışmasının, devrimci siyasetin imkânsız olduğunu kabul eden ve bunun teorisini yapan tasfiyeci bir akıl gelişiyor. Bunların anlamsız ve imkânsız olduğu kabul edildiği oranda zaten sınıf bağları da berhava edildi. Ama hâlâ bunları yapanlar var. Bugün sermaye havza bazlı örgütleniyorsa devrimcilerin de haritayı önlerine koyup havza bazlı örgütlenme planları yapması gerekir. Maden, eğitim, sağlık, ücret, sendikal mücadele… Sadece kaba ekonomik taleplerle sınırlamadan bütün bir yaşamı savunan bir mücadele vermek gerekir. Sermayenin örgütlenme biçimi bizim mücadele biçimimizi de koşullar. Sermayenin nerelere —hem mekân hem sektör olarak— yoğunlaştığına bakarak buna bağlı olarak proletaryanın direniş haritalarını oluşturmak, bu haritaları ekolojik direniş ya da başka direniş haritaları ile örtüştürmek gerekiyor. Böylece bu isyana mecbur kesimlerin bütünlüğünü görerek onların örgütlenmesi için adımlar atabiliriz. Bunun için de evet, devrimci kadrolara, örgütlere ihtiyacımız var. Bu olmazsa köpükten ibaretiz; bu varsa toplumsal isyan enerjisini doğru yere kanalize edebiliriz. Burada işçi sınıfının sermaye ile devlet ile karşı karşıya geldiği bütün anlarda, mekânlarda devrimci siyaset olarak var olmak gereklidir.

İkinci olarak, düzenin şiddetine yanıt verme yeteneği göstermek gerekir. Egemenler çok farklı biçimlerde topluma şiddet uyguluyor ve bunun işe yaradığını gördükçe de daha fazla şiddete başvuruyor. Direnişin bu şiddeti bertaraf edecek araç ve yöntemlere sahip olması gerekiyor. Şiddete yanıt vermenin basitçe kullanılan araçlarla sınırlı olmadığını belirtmem gerekir. Bu en başta gerçekten kitlelerin hareketini öngörür. Bir teknik mesele değildir; öyle alındığı yerde yenilgi kaçınılmaz hâle gelebiliyor. İşçi sınıfı bize en güvenli üsleri sağlar; mücadelenin devamını sağlayacak sosyal ağları da, teknik olanakları da, istihbari bilgiyi de…

Elbette bunları yapabilmek için devrimci kadro, devrimci örgüt gerekiyor. Burada, devrimci kadronun sadece gereklilikleri yerine getiren, bir görev insanı olarak betimlenen negatif bir tipoloji olmadığının altını çizmek gerekir. Devrimci de olsa bir kadronun kendini feda gücü, devrimin felsefesine olan hâkimiyetidir. İdeolojik, teorik donanımdır; devrimin sahiciliğini derinlemesine kavramasını sağlayacak olan bir tedrisattır. Feyiz alabileceğimiz bir sosyalist blok yokken sırtımızı yaslayabileceğimiz şey devrimci teoridir; birini her şeye rağmen ayakta tutacak ve yürütecek olan… Kolektif öncünün inşasının bir gerekliliği olarak adanmış devrimcileri toplumsal direniş hareketlerinin doğal önderleriyle buluşturacak olan havza, alan ve kitle örgütlenmelerine yönelecek ve direnişten devrime bir yol açmaya çalışacak… Böyle bir kuşak yetiştirmek zorundayız.

Gençliğin başını çektiği isyancı kitleler buna hazır olduğunu birbiri ardına dünyanın farklı köşelerinden ilan ediyor. Fransa gençliği Elysee’ye yürüdü. Türkiye’nin direniş fraksiyonu da bir Saray yürüyüşüne hazırlanmalı.

CEMİL AKSU / İSTANBUL

Previous Post

İran’dan Merîwan’a askeri yığınak

İlgili Haberler

İran’dan Merîwan’a askeri yığınak
Gündem

İran’dan Merîwan’a askeri yığınak

18 Ekim 2026
Japonya’da nükleer santralde radyoaktif sızıntı: Reaktör durduruldu
Gündem

Japonya’da nükleer santralde radyoaktif sızıntı: Reaktör durduruldu

18 Ekim 2026
Politika Gazetesi’nin 100. Sayısı “Savaşsız ve Sömürüsüz Bir Dünya için 100 Sayı” başlığı ile yayınlandı!
Gündem

Politika Gazetesi’nin 100. Sayısı “Savaşsız ve Sömürüsüz Bir Dünya için 100 Sayı” başlığı ile yayınlandı!

18 Ekim 2026
Komsomol Hasan anıldı
Gündem

Komsomol Hasan anıldı

18 Ekim 2026
Trump’tan İran açıklaması: Biraz daha kalacağız
Gündem

Trump’tan İran açıklaması: Biraz daha kalacağız

18 Ekim 2026
Marmara’da sağanak: 2 kişi kayıp
Gündem

Marmara’da sağanak: 2 kişi kayıp

18 Ekim 2026
Politika'dan Günün Yorumu
Burjuva siyaset, ahlak ve biz
Gündem

Burjuva siyaset, ahlak ve biz

Melike Korkmaz
8 Ekim 2026
Politika'dan Söyleşi
Ali Ergin Demirhan ile Direniş Fraksiyonunun Güncel Durumu
Gündem

Ali Ergin Demirhan ile Direniş Fraksiyonunun Güncel Durumu

Politika Haber
18 Ekim 2026

EN SON HABERLER

Ali Ergin Demirhan ile Direniş Fraksiyonunun Güncel Durumu

Ali Ergin Demirhan ile Direniş Fraksiyonunun Güncel Durumu

18 Ekim 2026
İran’dan Merîwan’a askeri yığınak

İran’dan Merîwan’a askeri yığınak

18 Ekim 2026
Japonya’da nükleer santralde radyoaktif sızıntı: Reaktör durduruldu

Japonya’da nükleer santralde radyoaktif sızıntı: Reaktör durduruldu

18 Ekim 2026
Politika Gazetesi’nin 100. Sayısı “Savaşsız ve Sömürüsüz Bir Dünya için 100 Sayı” başlığı ile yayınlandı!

Politika Gazetesi’nin 100. Sayısı “Savaşsız ve Sömürüsüz Bir Dünya için 100 Sayı” başlığı ile yayınlandı!

18 Ekim 2026
Komsomol Hasan anıldı

Komsomol Hasan anıldı

18 Ekim 2026
Trump’tan İran açıklaması: Biraz daha kalacağız

Trump’tan İran açıklaması: Biraz daha kalacağız

18 Ekim 2026
Marmara’da sağanak: 2 kişi kayıp

Marmara’da sağanak: 2 kişi kayıp

18 Ekim 2026
Politika Haber

© Tüm hakları saklıdır
Politika Haber'de yayımlanan yazı, haber, fotoğraf ve videoların her türlü telif hakkı Mustafa Suphi Vakfı'na aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden alıntılanamaz.

Bizi Takip Edin

Kurumsal

Künye

Hakkımızda

Çerez Politikası

Gizlilik Politikası

Kullanım Koşulları

© 2026 Politika Haber - Büyük İnsanlık İçin Politika!

Sonuç Bulunamadı
View All Result
  • Tüm Haberler
  • Politika’dan Yorum
  • Politika’dan Söyleşi
  • Dosya
  • Yazarlar
  • Gündem
  • Emek
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kadın
  • Gençlik
  • Göçmen
  • Emeklilik
  • Eğitim
  • Doğa
  • Tarih
  • Kültür
  • Sağlık
  • Teknoloji
  • Spor
  • Video Haber
  • Foto-Galeri

© 2026 Politika Haber - Büyük İnsanlık İçin Politika!